Moda filmi, artık yalnızca estetik görüntülerin bir araya geldiği kısa tanıtım filmlerinden çok daha fazlasını ifade ediyor; bugün kendi dili, anlatım biçimi ve yaratıcı alanı olan bağımsız bir sanat formu olarak kabul görüyor. Bu dönüşümün en önemli isimlerinden biri ise hiç kuşkusuz London Fashion Film Festival’in kurucusu ve direktörü Beatrice Bloom.
On üç yılı aşkın süredir dünyanın en uzun soluklu moda film festivallerinden birini yöneten Beatrice, yalnızca bir festival direktörü değil; aynı zamanda küratör, mentor ve moda filminin küresel ölçekte gelişimine yön veren güçlü bir figür. UK Film Festival’de beş yıl boyunca seçici kurul başkanlığı yaptıktan sonra, moda filminin kendi kimliğini hak ettiğine inanarak London Fashion Film Festival’i kurdu ve bu alanın uluslararası ölçekte görünürlük kazanmasına öncülük etti.
Üniversitelerde ve yaratıcı platformlarda verdiği ilham verici konferanslar, mentorluk programları ve genç sinemacılara açtığı alanlarla yalnızca bugünü değil, moda filminin geleceğini de şekillendiriyor. 2026 Melbourne Fashion Festival’de jüri üyesi olarak yer alan Beatrice, aynı zamanda sürdürülebilirlik, sosyal farkındalık ve yaratıcı çeşitlilik gibi konuları da festivalin merkezine taşıyor.
Anka Dergisinin Mayıs sayısında Beatrice Bloom ile; moda filminin geçmişini, bugününü ve önümüzdeki on yılda nereye evrileceğini konuştuk.

Moda filmiyle ilk karşılaşmanız nasıldı? Sizi bu alana çeken o “ilk kıvılcım” neydi?
Küçük yaşlardan itibaren hem sinemaya hem de modaya ilgi duyuyordum. Moda defileleri ve moda markalarının reklamları beni her zaman büyülemiştir. Yaşım ilerledikçe moda reklamlarının daha fazla hikâye anlatımı içermeye başladığını fark ettim, ancak bu hâlâ çok yaygın değildi. Modaya odaklanan çoğu yapım, bugün moda filmi olarak tanımladığımız şeyden ziyade sinematik filmlerdi.
Bu alana girişim tek bir kıvılcımla olmadı, çocukluğumdan beri zaten bunun içindeydim. Üniversitede sinema eğitimi alırken aynı zamanda moda sektöründe model olarak aktif olarak yer alıyor, özel tasarım parçalar ve takılar üretiyordum. Her iki dünyanın içinde olmak beni doğal olarak moda filmine yönlendirdi.
Moda filmleri daha popüler hâle gelmeye başladığında bu beni şaşırtmadı. Sanki zaten olması gereken bir şeydi. Yönetmenlerin ve tasarımcıların sadece satış yapmak için değil, hikâyeler anlatmak ve daha önce keşfedilmemiş fikirleri ortaya koymak için daha anlamlı şekilde iş birliği yapmasını hep görmek istemiştim.
London’da büyümek, estetik bakış açınızı nasıl şekillendirdi?
Londra’da büyüdüğümü söyleyemem ama orada kendim oldum ve bu da estetik bakış açım üzerinde çok güçlü bir etki yarattı. Londra’da yaşamak beni, çok farklı kültürlerin, stillerin ve yaratıcı ifade biçimlerinin doğal bir şekilde bir arada var olduğu bir dünyayla tanıştırdı.
Beni en çok etkileyen şey, şehrin taşıdığı kontrasttı. Gelenek ve modernliği yan yana, minimalizmi cesur deneylerle birlikte görebiliyorsunuz. Bu denge, moda ve sinemaya bakışımı şekillendirdi. Sabit bir şey olarak değil, akışkan ve sürekli evrilen bir yapı olarak.
Londra aynı zamanda çok açık ve bağımsız bir yaratıcı enerjiye sahip. Bireyselliği teşvik ediyor ve bu da kendi vizyonuma daha fazla güvenmemi, kendimi tek bir stil ya da anlatıyla sınırlamamamı sağladı. Estetiğin katmanlı olabileceğini ve moda aracılığıyla hikâye anlatımının aynı anda hem kişisel hem de evrensel olabileceğini orada anladım.

UK Film Festival’deki seçici kurul başkanlığı döneminiz size en büyük neyi öğretti?
Benim için en değerli derslerden biri, kişisel zevklerin ötesini gerçekten görebilmeyi öğrenmekti. O pozisyonda olduğunuzda çok farklı seslere, tarzlara ve bakış açılarına maruz kalıyorsunuz ve bir filmin güçlü ya da önemli olması için sizin kendi estetik anlayışınızı yansıtması gerekmediğini fark ediyorsunuz.
Bu süreç bana niyeti anlamayı öğretti, yönetmenin ne söylemeye çalıştığını ve bunu kendi diliyle başarıp başaramadığını. Bu da kendi işlerime yaklaşımımı değiştirdi; hikâye anlatımında netlik ve amacın daha fazla farkında olmamı sağladı.
Ayrıca farklı anlatılara alan açmanın ne kadar önemli olduğunu pekiştirdi. Her hikâye yüksek sesli ya da çok belirgin değildir ama bu onu daha az anlamlı yapmaz. Bu sürecin bir parçası olmak, hikâye anlatımındaki çeşitliliği çok daha derin bir seviyede takdir etmemi sağladı.
O dönemde “iyi film” tanımınız nasıldı, bugün nasıl?
Her zaman filmlere net bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalıştım; bir filmi iyi olarak tanımlamadan önce hikâye, yönetim, görsellik, duygu ve arkasındaki niyet gibi tüm unsurları değerlendirdim. O zaman da yalnızca kişisel beğenilerime göre yargılamamaya dikkat ediyor, bir filmin hedeflediği şeyi ne kadar iyi başardığına bakıyordum.
Bugün de aynı yaklaşımı sürdürüyorum. Perspektifimi açık ve önyargısız tutmaya, filmin yarattığı genel deneyime odaklanmaya çalışıyorum. Benim için iyi bir film, niyetinde dürüst olan ve bunu güçlü bir şekilde aktarabilen filmdir, tarzı ya da türü ne olursa olsun.
London Fashion Film Festival’i kurmaya karar verdiğiniz anı hatırlıyor musunuz? Bir kırılma noktası mıydı?
En başından beri kurucu ekibin bir parçasıydım. Bu tek bir an değildi; daha çok Londra’nın moda filmi yaratıcıları için bir ses olması gerektiğine dair ortak bir farkındalıktı. O dönemde Birleşik Krallık’ta moda filmine adanmış özel bir festival yoktu ve bu eksiklik gerçek bir aciliyet hissi yaratıyordu.
Henüz bir platformu olmayan büyüyen bir hareket olduğunu hissediyorduk ve hem moda hem de sinemadaki güçlü kimliğiyle Londra’nın bu alanı sahiplenmesi çok anlamlıydı. Yani birçok açıdan bu sadece bir karar değil, gerekli bir adımdı.
Bu kesinlikle benim için bir dönüm noktasıydı. Bir şeyin temelinden itibaren parçası olmak ve onun yönünü şekillendirmeye yardımcı olmak, sektördeki rolümü görme biçimimi değiştirdi. Sadece yaratıcı biri olarak değil, aynı zamanda başkaları için bir platform inşa eden biri olarak.
İnsanların “bu iş tutmaz” dediği bir an oldu mu? Nasıl aştınız?
Elbette, özellikle daha önce var olmayan bir alanda yeni bir şey ortaya koyduğunuzda her zaman şüphe olacaktır. O dönemde moda filmi Birleşik Krallık’ta henüz bağımsız bir alan olarak tam anlamıyla kabul görmüyordu, bu yüzden bazı insanlar özel bir festivale neden ihtiyaç duyulduğunu hemen anlayamadı.
Ama bizim için mesele baştan herkesi ikna etmek değildi. Biz bu fikre inanıyorduk çünkü hareketin büyüdüğünü zaten görebiliyorduk. Şüpheye odaklanmak yerine anlamlı ve tutarlı bir şey inşa etmeye odaklandık.
Zamanla yapılan iş kendi adına konuştu. Daha fazla yönetmen ve yaratıcı bununla bağ kurdukça değeri netleşti. Bazen şüpheyi aşmanın yolu ona karşı tartışmak değildir, sadece yoluna devam edersin ve bir noktadan sonra artık sorgulanması anlamsız hâle gelir.
13 yıl boyunca aynı festivali yönetmek… sizi en çok ne motive etti?
Festival hiçbir zaman sadece filmleri sergilemek için bir platform olmadı. Herkes için bir gelişim alanı oldu. İnsanlara kendilerini geliştirme, daha fazlasını başarma ve kendi seslerini bulma fırsatı yaratıyor; özellikle de çoğu zaman yeterince temsil edilmeyen topluluklar için.
Aynı zamanda amacı olan bir platform. Sürdürülebilirlik ve çevresel sorumluluk konusunda farkındalığı teşvik ediyoruz ve bunu festival aracılığıyla aktif şekilde destekliyoruz. Bunun yanında festivalin insani düzeyde de katkı sağlaması benim için çok önemli, ruh sağlığı sorunları yaşayan ve engelli bireyler için eğitim, destek ve katılım fırsatları yaratmak gibi.
Tüm bunlar bana motivasyon veriyor. Bu sadece filmlerle ilgili değil etki, sorumluluk ve insanların görüldüğünü, desteklendiğini ve gelişmek için ilham aldığını hissettiği bir alan yaratmakla ilgili.

Başarınızı neye borçlusunuz: sezgiye mi, disipline mi, yoksa risk almaya mı?
Bence bu üçünün birleşimi birbirlerinden ayrı değil, birlikte çalışıyorlar. Sezgi yaratıcı kararlarımı yönlendiriyor, disiplin her şeyin tutarlı şekilde ilerlemesini sağlıyor ve risk almak büyümeye ve yeni olasılıklara alan açıyor.
Ama bunun ötesinde, her şeyi gerçekten yönlendiren şey bu işe duyduğum sevgi. Bu tutku beni zaman içinde bağlı ve kararlı tutuyor. Aynı zamanda her zaman başkalarını desteklemeye inandım fırsatlar yaratmak, bilgi paylaşmak ve insanların gelişmesine yardımcı olmak. Bu amaç duygusu, kişisel başarı kadar önemli oldu.
Mentorluk yaparken genç sinemacılarda en çok neyi arıyorsunuz?
Onların vizyonundaki dürüstlüğe bakıyorum, ne söylemek istediklerini ne kadar net anladıkları ve bunu ifade etmeye ne kadar bağlı oldukları önemli. Yetenek önemli ama niyet ve samimiyet benim için daha değerli.
Aynı zamanda açıklığı da önemsiyorum. Öğrenmeye, gelişmeye ve farklı bakış açılarını kabul etmeye istekli olmalarını. Sinemacılık sürekli devam eden bir süreçtir ve merakını koruyan, uyum sağlayabilen kişiler genellikle daha ileriye gider.
Bunun yanında insanlara nasıl yaklaştıklarına da dikkat ediyorum. Saygı, iş birliği ve yaratıcı bir topluluğun parçası olabilme becerisi çok önemli. Benim için mesele sadece bireysel yetenek değil, herkesin birlikte gelişebileceği daha geniş bir ortama nasıl katkı sunduklarıdır.

Sizi bugün hâlâ heyecanlandıran şey ne?
Beni bugün hâlâ heyecanlandıran şey, bu alanın sürekli evrilmeye devam ettiğini görmek. Her zaman yeni sesler, yeni bakış açıları ve moda ile sinema aracılığıyla hikâye anlatmanın yeni yolları ortaya çıkıyor.
Aynı zamanda bu işin yaratabileceği etkiden de ilham alıyorum. Sadece yaratıcı anlamda değil, sosyal anlamda da. İnsanların gelişmesi, kendilerini ifade etmesi ve seslerinin duyulması için alan yaratmak beni hâlâ her gün motive ediyor.
Bunun yanında sürecin kendisi de beni heyecanlandırıyor. Her zaman keşfedilecek, geliştirilecek ve daha iyi hâle getirilecek yeni bir şey var. Sürekli hareket ve olasılık hissi, bunu benim için canlı tutan şey.
London Fashion Film Festival’i kurarken en büyük boşluğu nerede gördünüz?
O dönemde en büyük boşluklardan biri, basitçe söylemek gerekirse, bu alana adanmış özel bir platformun olmamasıydı. Moda filmi bir alan olarak büyüyordu, ancak Birleşik Krallık’ta onu kendi başına bir form olarak tanıyan ya da sinemacıları ve moda yaratıcılarını bir araya getiren bir alan yoktu.
Biz en erken moda film festivallerinden biriydik ve Londra’nın hem moda hem de sinema için bu kadar önemli bir şehir olarak bu alanda mutlaka bir sesi olması gerektiği çok açıktı.
Boşluk sadece işleri sergilemekle ilgili değildi; bir topluluk ve bir diyalog yaratmakla ilgiliydi. Bu tür hikâye anlatımını destekleyecek gerçek bir yapı yoktu ve bizim inşa etmek istediğimiz şey tam olarak buydu, moda filminin ciddiye alınabileceği ve gelişmeye devam edebileceği bir alan.
Moda filmi neden ayrı bir festival kimliği hak ediyordu?
Çünkü moda filmi kendi başına ayrı bir dil. Bu sadece moda değil ve sadece sinema da değil ikisi arasında duran, görsel hikâye anlatımını tasarım, hareket ve duyguyla çok özel bir şekilde birleştiren bir alan.
O dönemde tam olarak anlaşılmıyor ve ihtiyaç duyduğu alan kendisine verilmiyordu. Genellikle ya reklam olarak ya da geleneksel sinemanın bir parçası olarak görülüyordu ama aslında ikisine de tam olarak ait değildi. Bu yüzden kendi platformunu hak ediyordu. Kendi şartlarıyla tanınmak, keşfedilmek ve gelişmek için.
Ayrı bir festival kimliği aynı zamanda işlerin farklı bir gözle görülmesini sağlar. Deneylere, yeni anlatılara ve geleneksel film ya da moda yapılarının içine sığmayan seslere alan açar.
İlk yıl ile bugün arasında en radikal değişim ne oldu?
En önemli değişimlerden biri ölçek ve tanınırlık düzeyi oldu. İlk edisyonda 13 ödülümüz vardı, bugün ise bu sayı 30’a ulaştı. Bu büyüme, alanın ne kadar geliştiğini gösteriyor ve daha geniş bir yetenek ve beceri yelpazesini görünür kılmamıza olanak sağlıyor.
Bu aynı zamanda farklı ve yeterince temsil edilmeyen sesler için daha fazla alan yaratmamız, farklı topluluklara daha fazla görünürlük kazandırmamız anlamına geliyor.
Bir diğer önemli gelişim ise masterclass’ların ve workshop’ların eklenmesi oldu. Bunlar ilk edisyonda yoktu ama artık festivalin çok önemli bir parçası hâline geldiler. Eğitimi, gelişimi ve sektörle daha derin bir bağı destekliyorlar.
Genel olarak festival, yalnızca işleri sergileyen bir platformdan; tanınma, öğrenme ve topluluk için daha bütüncül bir alana dönüştü.
Festivalinizi “uzun soluklu” yapan en kritik karar neydi?
En kritik kararlardan biri, festivali asla yalnızca bir etkinlik olarak görmemekti; onu amacı olan bir platform olarak ele aldık. En başından itibaren yalnızca filmleri göstermek değil, gelişim, eğitim ve topluluk için bir alan yaratmaya odaklandık.
Değişime açık kalmak da çok önemliydi. Festivali sabit tutmadık; sektörle birlikte büyümesine, kategorilerini genişletmesine ve workshop’lar ile masterclass’lar gibi yeni girişimleri dahil etmesine izin verdik.
Aynı zamanda değerlerimizde tutarlı kaldık; yeni sesleri desteklemek, yeterince temsil edilmeyen topluluklara alan açmak ve net bir vizyonu yönümüzü kaybetmeden sürdürmek.
Tutarlılık ile evrim arasındaki bu denge, festivalin zaman içinde devam etmesini ve güncel kalmasını sağlayan şey oldu.
Kürasyon sürecinizde en önemli kriter nedir? Estetik mi, hikâye mi, marka dili mi?
Benim için mesele bunlardan birini seçmek değil, filmin ne olmaya çalıştığını anlamak. Estetik ve hikâye anlatımı her zaman temel unsurlar, ancak marka dili her zaman gerekli değil birçok film bir marka hakkında değil, modanın kendisi hakkında.
En önemli şey niyetin netliği. Filmin anlamlı bir şey ifade edip etmediğine ve tüm unsurlarının bu vizyonu destekleyip desteklemediğine bakıyorum. Sonuçta mesele bütünlük. Markalı bir film olsun ya da olmasın, işin etkili olabilmesi için tamamlanmış ve amaçlı hissettirmesi gerekir.
Moda filmi sizce artık bağımsız bir sanat dalı mı, yoksa hâlâ moda endüstrisinin bir uzantısı mı?
Bence moda filmi artık birçok farklı yöne büyüdü ve yalnızca moda endüstrisiyle sınırlı değil. Kendi kimliğini ve kendi dilini geliştirdi; bugün artık kendi başına bir tür olarak ayakta duruyor.
Hâlâ modayla bağlantılı olsa da artık onunla tanımlanmıyor. Moda filmi artık sadece ürünleri ya da markaları göstermekten öte, daha geniş temaları, anlatıları ve sanatsal ifadeleri keşfediyor.
Bu yüzden benim için artık sektörün bir uzantısı olmaktan çıktı kendi alanı ve amacı olan bağımsız bir sanat formuna dönüştü.

Son 10 yılda moda filmlerinde en büyük dönüşüm ne oldu?
En önemli dönüşümlerden biri, tamamen görsel ya da tanıtım odaklı içerikten daha anlamlı hikâye anlatımına geçiş oldu. Moda filmi artık yalnızca kıyafetleri ya da estetiği sunmanın ötesine geçti; fikirleri, duyguları ve anlatıları ifade eden bir araca dönüştü.
Aynı zamanda daha bağımsız bir forma evrildi. Son on yılda kendi kimliğini geliştirdi ve artık yalnızca moda endüstrisiyle sınırlı değil daha geniş temaları ve bakış açılarını keşfediyor.
Bir diğer önemli değişim ise seslerin çeşitliliği. Daha fazla perspektif, daha fazla deney ve farklı toplulukların kendilerini ifade edebileceği daha fazla alan var. Genel olarak moda filmi, niş bir formattan; kendi derinliği ve amacı olan, tanınan ve sürekli gelişen bir türe dönüştü.
Sizce moda filmleri artık daha mı yüzeysel, yoksa daha mı derin?
Bence her iki yöne de gitti. Alan büyüdükçe doğal olarak daha fazla içerik ortaya çıktı ve bunların bir kısmı daha yüzeysel hissedilebiliyor. Ama aynı zamanda daha derin ve anlamlı işlere doğru güçlü bir hareket de oluştu.
Önemli olan artık her ikisine de alan olması. Moda filmi, tamamen görsel parçalardan daha derin ve kavramsal hikâye anlatımına kadar farklı ifade seviyelerine izin verecek kadar gelişti.
Benim için en ilginç olan şey, bugün derinlik potansiyelinin çok daha güçlü olması. Bu mecrayı fikirleri, duyguları ve sosyal meseleleri keşfetmek için kullanan çok daha fazla yönetmen var; bu da eskisine göre çok daha görünür.
Globalde en güçlü moda film üretimi hangi bölgelerden çıkıyor?
Bunun artık tek bir bölgeyle sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Bugün etkileyici moda filmleri dünyanın birçok farklı yerinden çıkıyor. Amerika Birleşik Devletleri çok sayıda yaratıcıya ve güçlü bir prodüksiyon varlığına sahip, bu da doğal olarak yüksek hacimde etkili işler ortaya çıkarıyor. Avrupa da moda ve sinema ile olan köklü bağı sayesinde hâlâ çok önemli bir rol oynuyor.
Aynı zamanda Orta Doğu, Asya ve Afrika’nın bazı bölgelerinden de çok heyecan verici işler çıkıyor; burada yeni sesler ve yeni bakış açıları bu alanı farklı şekillerde yeniden şekillendiriyor.

Bir moda filmini “iyi” yapan şey nedir?
Benim için bu tamamen hikâye anlatımına dayanıyor, izleyiciye ne anlatmak istediğiniz ve bunu ne kadar net ifade ettiğiniz. Güçlü bir moda filminin bir amacı, bir mesajı ve bir yönü olmalıdır.
Aynı zamanda etkiyle de ilgilidir. Film, izleyicide bir şekilde kalmalıdır; ister duygusal, ister görsel, ister düşünsel olarak. Sonuçta mesele sadece nasıl göründüğü değil, ne söylediği ve insanlara ne hissettirdiğidir.
Hikâyesiz ama estetik güçlü bir moda filmi sizce yeterli mi?
Ne için yeterli? Bu, filmin arkasındaki niyete bağlıdır.

Moda filminde sanat ile reklam arasındaki çizgi sizce nerede?
Bu gerçekten niyete bağlıdır. Eğer bir film esas olarak bir ürün satmak ya da bir markayı tanıtmak amacıyla yapılıyorsa, o zaman daha çok reklam tarafına yaklaşır. Ama odak ifade, hikâye anlatımı ve fikirleri keşfetmek olduğunda, sanat tarafına daha yakın olur.
Bununla birlikte bu ikisi birbiriyle örtüşebilir. Bir film bir markayla bağlantılı olup aynı zamanda güçlü bir sanatsal değere de sahip olabilir. Bu yüzden bunu kesin bir sınır olarak görmüyorum. Daha çok bir denge meselesi filmin ürünün ötesinde ne kadar şey anlatmaya çalıştığı ve izleyici için anlamlı bir deneyim yaratıp yaratmadığıyla ilgili.

Moda filmi bir yönetmenin imzasını taşımalı mı, yoksa markanın mı?
Bu filmin amacına bağlıdır. Ne için yapılıyor?
Üniversitelerde verdiğiniz derslerde öğrenciler en çok hangi hatayı yapıyor?
Üniversitelerde ders vermiyorum, ancak mentorluk konuşmaları yapıyor ve festival kapsamında moda filmi üzerine eğitim veriyorum.
En sık gördüğüm sorunlardan biri, öğrencilerin bazen filmlerinin amacı konusunda net olmamaları, tam olarak ne söylemek ya da göstermek istediklerini bilmemeleri. Bu netlik eksikliği tüm işi etkileyebiliyor.
Benim için net bir niyete sahip olmak çok önemli. Mesajınızı anladığınız anda, diğer her şey görsellik, yönetim, hikâye anlatımı çok daha güçlü bir şekilde hizalanabiliyor.
Yeni nesil daha mı cesur, yoksa daha mı formülize?
Bence bu alanda olmak zaten belli bir cesaret gerektiriyor. Moda filmi geleneksel bir yol değil, bu yüzden onu seçen insanlar genellikle zaten deneye ve yeni fikirlere açık kişiler oluyor.
Bu alanda çalışan birçok ilginç ve özgün insanla tanıştım; her birinin kendine ait bakış açısı ve yaklaşımı var. Bu çeşitlilik, alanı canlı tutan ve sürekli gelişmesini sağlayan şey.

Moda filmi üretmek isteyen gençlere en kritik tavsiyeniz ne olur?
Amacınız konusunda net olun onu yazın ve ne söylemek istediğinizi gerçekten anlayın.
Kendi işinize eleştirel bir gözle bakın. Kendinize neyin yeterince iyi olmadığını sorun ve eğer değiştirebiliyorsanız, değiştirin. Eğer geliştirebiliyorsanız, geliştirin. Ortaya koyduğunuz işten gerçekten emin hissedene kadar kendinizi olabildiğince zorlayın.
Ayrıca işinizi başkalarına gösterin ve eleştiriye açık olun. Dürüst geri bildirim isteyin ve bunun üzerine düşünmeye istekli olun. Kendinize karşı dürüst olmak ve sürekli gelişmeye çalışmak çok önemli bir süreçtir.
Melbourne Fashion Festival 2026’da jüri olmak size ne kattı?
Bu festivalde birkaç yıldır jüri üyesiyim ve bu her zaman benim için bir onur ve büyük bir keyif.
Kazanan ödülünün bir parçası olarak, kazananlarla konuşma, onlara geri bildirim verme ve sektördeki sonraki adımları konusunda mentorluk yapma fırsatım oluyor.
Aynı zamanda bu beni yeni işlerle ve farklı bakış açılarıyla bağlantıda tutuyor; bunu her zaman çok değerli buluyorum.

Jüri koltuğunda sizi en çok zorlayan şey ne oluyor?
Dürüst olmak gerekirse bunu özellikle zorlayıcı bulmuyorum, sürecin kendisinden gerçekten keyif alıyorum. Farklı işleri izleyebilmek, onların niyetlerini anlayabilmek ve onlarla eleştirel bir şekilde bağ kurabilmek benim için çok değerli. Benim için bu, zor bir deneyimden çok ödüllendirici bir deneyim.
Ödül verirken sizi duygusal olarak etkileyen işler mi, yoksa teknik olarak kusursuz olanlar mı öne çıkıyor?
İyi bir jüri üyesi olup kararınızı yalnızca duyguya göre veremezsiniz, bu profesyonel olmaz.
Benim için mesele dengedir. Bir film sizi duygusal olarak etkileyebilir ama aynı zamanda teknik uygulaması güçlü olmalı ve niyetinde net olmalıdır. Tüm unsurlar birlikte değerlendirilmelidir.
Duygu önemlidir, ancak kalite, yapı ve amaç tarafından desteklenmelidir. Bir filmi gerçekten ödüle layık yapan şey budur.
Yapay zekâ ve yeni teknolojiler moda filminde nasıl bir rol oynayacak?
Yapay zekâ zaten bu alanın bir parçası. London Fashion Film Festival’de son üç yıldır yapay zekâ kullanılan filmleri değerlendiriyoruz ve son iki yıldır buna adanmış özel bir ödülümüz var.
Bu görmezden gelebileceğimiz bir şey değil, zaten gerçekleşiyor ve gelişmeye devam edecek. Ama benim için yapay zekâ bir araçtır, yaratıcılığın yerine geçen bir şey değil.
Hikâye anlatımı, görsel efektler ya da animasyon gibi alanlarda zanaatini gerçekten bilen yönetmenler, yapay zekâyı işlerini geliştirmek için kullanabilirler. Ancak yalnızca yapay zekâya güvenmek ve onu nasıl bilinçli kullanacağını bilmemek gerçek bir gelişim sağlamaz.
Mesele teknolojiyi akıllıca kullanmak yaratıcı sürecin bir parçası olarak, bir kestirme yol olarak değil.
Önümüzdeki 10 yıl içinde moda filmlerinin nasıl evrileceğini görüyorsunuz?
Aslında şaşırmayı seviyorum.
Moda filmi sürekli evriliyor ve onu heyecan verici yapan da bu öngörülemezlik. Bunun çok katı şekilde tanımlanması gerektiğini düşünmüyorum; yeni teknolojiler, yeni sesler ve yeni bakış açıları onu tam olarak öngöremeyeceğimiz şekillerde değiştirmeye devam edecek.
Benim için en önemli şey, anlamlı şekillerde büyümeye devam etmesi ve aynı zamanda deneye, sürprizlere ve beklenmedik yönlere alan bırakmasıdır.
