Çok iyi bilinir ki genelde mühim olan hikayedir, metnin kendisi. Çünkü iyi bir hikaye etrafında iyi
bir oyuncu grubu, yönetmen ve ekibi toplar. Ama bu kural her zaman aynı şekilde tekerrür
etmeyebilir. İstanbul Beyoğlu’nda Ara Sahne’de izlemiş olduğum “Lie Low” oyunu bu fikri bir kez
daha gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlattı.

Burçin Nokic ve Meriç Taner Kadıoğlu’nun “anormal gerçekçi”, tiyatral konseptten zaman zaman
uzaklaşıp sinematografik gerçekliğe dönüştürdüğü oyun bizi kurgu ile gerçeklik arasında git gel
yaşamamıza sebep oluyor. Çünkü “korku” hissedilebilen bir şey ama o kadar kolay
anlatılabilecek bir şey değil. Travma ise bildiğimiz, bazen anlatabildiğimiz ama hiç tasvir
edilebildiğimiz bir şey değildir çoğu zaman. Bu oyun, size bunu sunuyor.
Herkes aynı şeyi bire bir yaşamasa bile aynı “ortak duygu”yu bize hatırlatıyor. Bu hatırladığımız
ortak duygu da hepimizi gezegende, sosyal evrende bize “kar taneleri” olduğumuzu hatırlatıyor.
Hepimiz ilk bakışta aynıyız, ama tek tek hepimiz birbirimizden farklıyız. Hepimiz ise aynı
periyodik cetveldeki bir element olarak çözülüyoruz.

Hikaye kısaca şöyle;
Kadın karakter, Faye, yıllar önce yaşadığı bir cinsel saldırının ardından hayatta kalmanın
yollarını arıyor. Kabuslarla, tetiklenmelerle ve yitip giden güven duygusuyla örülü yaşamı, onu
radikal bir karara sürüklüyor: Korkusunu, kendi elleriyle yeniden yaratmak. Kardeşi Naoise, ona
yardım etmek için geçmişin hayaletlerini odaya davet etmeyi kabul ediyor. Bir ördek maskesi,
karanlık bir dolap… ve geri sayım başlıyor. Ancak Faye’in travması gün yüzüne çıktıkça,
Naoise’in de kendi sırları dökülüyor. Sessizlikler, yarım kalan cümleler ve asla dile getirilememiş
olanlar…
Korkular… Aslında oyun bize temelde korkularımızın olabileceğini anlatıyor. Bizi insan yapan
özelliğimizin. Travmalarla yüzleşmek, hesaplaşmak ve bunu çözme çabası bizi anlattığı kadar
korkularımız da bizi belirli bir oranda fotoğraflıyor. Her şeye rağmen yine çözümü içsel olarak
arıyor olmamız. Oyundaki psikolog karakterindeki dış ses aslında izleyici koltuğundaki bizi,
hikayenin dışındaki kalan herkesin gözünü temsil ediyor. Daha doğrusu olası o travmalarla veya
korkularla “ortak duygu”yu yakalayamayanların. Çünkü izleyici olarak bazılarımız aslında orada
sahnedeki ana karakterlerin yaşadığı trajedi içinde pozisyonlanıyoruz.

Bütün bu “duygu şantiyesi”nin inşaatı yönetmen Cem Burçin Bengisu tarafından oluşturuluyor.
Çünkü sanat eseri yaratmak, bir betona bile ruh verebilmekle başlıyor. Ciara Elizabeth Smyth’in
kaleme almış olduğu bu güçlü bir metin başka bir ekiple sahneye koyulsaydı bu kadar “çarpıcı
tedirginlik” oluşturur muydu emin değilim.
Oyunu izlerken aklıma çok sevdiğim bir söz gelmişti, onu da buraya not düşelim yazımızı
sonlandırırken;
“Karşınızdakinin neyden korktuğunu öğrenmek istiyorsanız, sizi neyle korkutuğuna bakın.”
Travmalar, korkular bunlar bizi biz yapan duygu elementleri. Korkuyoruz, öyleyse varız.