Elçin Elgin, ilk kurmaca filmi Çetin’in Olağan Hikâyesi ile sevmediği işlerde sıkışıp kalan, hayalleriyle gerçekleri arasında ezilen bir neslin hikâyesini anlatıyor. Mezarlıktan korkan bir mezar kazıcısı üzerinden kurduğu kara komedi, aslında hepimizin olağan saydığı hayatlara ayna tutuyor. “Çetin benim” diyen izleyicilerin ortak duygusu, bu hikâyenin bireysel olmaktan çıkıp evrensel bir çığlığa dönüşmesini sağlıyor.

“Çetin’in Olağan Hikâyesi” fikri nasıl ortaya çıktı? Seni bu hikâyeyi anlatmaya iten şey neydi?

Çetin’in Olağan Hikayesi biraz kişisel olmakla beraber birçok insanın da bağ kurabileceği bir deneyimden doğdu; sevmediğin, ruhunu beslemeyen bir işte çalışmak zorunda kalma hissinden. Bu evrensel duyguyu merkeze alıp kendime şu soruyu sordum; bir insanın yapmak zorunda kalacağı en kötü iş ne olabilir? Sadece sıkıcı veya yorucu bir iş değil, aynı zamanda temel korkularıyla her gün yüzleşmek zorunda kalacağı bir iş düşündüm ve bu beni mezarlık fikrine götürdü. Mezarlıktan korkan bir mezar kazıcısı karakteri, hikayenin kara komedi ve dramını tek potada eritip ana çatışmayı ortaya çıkarmamı sağladı.

Filmin adında “olağan” kelimesi geçiyor. Senin için bu olağanlık neyi ifade ediyor?

Benim için olağan kelimesi, filmin temelindeki acı gerçeği ve ironiyi ifade ediyor. Çetin’in başına gelenler, yani üniversiteden yeni mezun olmuş işsiz bir gencin hayal kurmasına dahi izin vermeyen bir sistemin çarkları arasında ezilmesi, sırf bir işi olsun diye ailesinin ve toplumun onun için çizdiği yolda yürümek zorunda kalması maalesef hem ülkemizde hem de dünya genelinde çok sık karşılaşılan olağan bir durum.

Çetin karakterini kurarken hangi gözlemlerden ya da deneyimlerden beslendin?

Çetin karakteri aslında iki farklı ama birbirini tamamlayan kaynaktan doğdu. Öncelikle bir içe bakış yöntemini benimsedim. Hepimizin hayatında kendini sıkışmış, yanlış yerde hissettiği veya korkularıyla yüzleşmek zorunda kaldığı anlar olmuştur. Benim de geçmişimde sevmediğim, çalışırken boğulduğumu hissettiğim iş tecrübelerim olmuştu.
Çetin’in duygusal altyapısını kurarken bu evrensel hislere, kendi geçmişimdeki çaresizlik ve mecburiyet anlarına döndüm. Bu yüzden Çetin’in sessiz isyanı ve içsel çatışması benim için çok kişisel bir yerden geliyor.

Bu içsel temeli sonrasında dışarıdaki gözlemlerimle ete kemiğe büründürdüm. Özellikle son yıllarda çalışma hayatına yeni atılan gençleri, projelerimizde stajyer olarak çalışan son sınıf üniversite öğrencilerini gözlemleme fırsatım oldu. Onların yüzlerindeki belirsizlik, hayaller ve gerçekler arasındaki boşluk çok çarpıcıydı. Üniversiteden mezun olmanın getirdiği sevincin yanında, ailelerine karşı mahcup olmama çabaları, gelecek kaygıları ve umutsuzlukları Çetin karakterinin en somut ilham kaynakları oldu. Yani Çetin’in ruhunu kendi iç sorgulamalarımdan, tavırlarını ve duruşunu ise çevremdeki o gençlerin olağan hikayelerinden aldım. O aslında tek bir kişi değil, bir neslin ortak kaygılarının yansımasıdır.

İzleyicinin Çetin’e yaklaşımını nasıl hayal ettin: ona yakınlık mı hissetsinler, yoksa mesafe mi koysunlar?

Benim en temel arzum, izleyicinin Çetin’e sadece yakınlık hissetmesi değil, bir noktadan sonra onun yerine geçmesiydi. Ona mesafeli bir yerden acıyan bir gözle bakmalarını asla istemedim. Tam tersine, onun yaşadığı o bunaltıcı sıkışmışlığı, o çaresizliği kendi içlerinde hissetmelerini hedefledim. Ve bu amacı gerçekleştirmek için bilinçli bir tercih yaptım. Filmin final sahnesinde, babasını kendi kazdığı mezara defnettikten sonra Çetin, yaşadıklarının ağırlığıyla durur ve doğrudan kameraya yani izleyiciye bakar. Dördüncü duvarı kırdığımız bu anın taşımasını istediğim anlam; evet bu benim başıma geldi ama şu an benim yerimde sen de olabilirdin. Bu son bakışla amacım, Çetin’in duygusal yükünü bir anlığına seyirciye devretmek ve onları pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp, o gerçekliğinin potansiyel bir parçası ve Çetin’in sessiz bir ortağı haline getirmekti.

Filmin çekim sürecinde seni en çok zorlayan an ya da sahne hangisiydi?

Çekim sürecinde beni ve ekibimi hem teknik hem pratik anlamda en zorlayan sahne, defin esnasında bayılan ve cenaze sahipleri tarafından kenara koyulan Çetin’in, yuvarlanarak kendi kazdığı boş mezarın içine düştüğü sahneydi. Bu sahnenin birinci zorluğu zamanlama meselesiydi. Çetin’in baygın bir bedenin ağırlığı ile düşüşünün hem kaza eseri gibi doğal görünmesi hem de sinematografik olarak etkileyici olması gerekiyordu. İkinci

Zorluk ise fiziksel koşullardı. Oyuncumuzun düşüş anındaki güvenliği, fiziksel bir hasar almaması ile sahneyi inandırıcı kılmak arasındaki dengeyi kurmak oldukça stresliydi. Oyuncumuzun bize olan güveni, sakinliği ve cesareti, ekip arkadaşlarımın sabır ve özverileri sayesinde sahneyi hayal ettiğimiz gibi çekmeyi başardık. Bu sahne aynı zamanda ekip olmanın ruhunu göstermekle beraber birbirimize ve projeye olan inancımızın da güzel bir kanıtı oldu. Ekip ruhuna inanan biri olarak, bu sahnenin çekimi benim için stresli olduğu kadar çok duygulandığım ve hiç unutamayacağım değerli bir andı. Bu vesile ile tüm ekip arkadaşlarıma ve filmde emeği geçen herkese tekrar teşekkür ederim.

Görsel dünyayı kurarken hangi yönetmenlerden, akımlardan ya da sanat dallarından ilham aldın?

Görsel dünyayı kurarken beni en derinden etkileyen ve bir rehber olarak gördüğüm akım, İtalyan Yeni Gerçekçiliği oldu. Özellikle küçük insanların çaresizliğinin, yalın, süssüz ama sarsıcı bir dille anlatıldığı “Bisiklet Hırsızları” filminin yeri benim için çok ayrıdır. Çetin’in Olağan Hikayesi de özünde tam olarak böyle bir hikaye anlatma arzusundan doğdu. Bu yüzden filmin görsel estetiğinde parlak, şık ve stilize bir anlatımdan kaçındım. Daha ham, daha gerçekçi, yer yer belgesele yakın bir doku yaratmayı hedefledim.

Filmin izleyicide bırakmasını umduğun temel soru ya da duygu nedir?

Filmin izleyicide bırakmasını umduğum temel duygu, rahatlatıcı bir tatminden ziyade, akıldan kolay çıkmayacak buruk bir tanışıklık ve sorgulama hissi. Hikaye boyunca Çetin bir mezar çukuruna defalarca girip çıkıyor. Ancak benim için asıl mesele finalde ortaya çıkıyor; Çetin o mezardan metaforik olarak aslında hiç çıkamadı, sadece içinde yaşamaya alıştı.


Bu metafor filmin temelini oluşturuyor. Sevmediği, ruhunu tüketen, hayallerinden uzak bir işi her gün yapmak zorunda kalan insanların durumu, aslında her gün kendi mezarlarını kazmaktan farklı değil. O çukur, Çetin’in çalıştığı yer olduğu kadar içine sıkışıp kaldığı

hayatın ta kendisi. Bu yüzden film, karakterin kurtulduğu veya sisteme başkaldırdığı mutlu bir sonla bitmiyor. Çünkü bu bir kaçış fantezisi değil. Gerçek hayatta insanlar o çukurdan her zaman kahramanca çıkamazlar ve o çukuru kabullenip, onu yeni normali olarak benimseyip içinde yaşamaya devam ederler. İzleyicinin zihninde bırakmak istediğim temel soru da tam olarak bu; benim her gün gidip geldiğim iş, yaşamakta olduğum hayat, kazmakta olduğum bir mezar olabilir mi?

İlk gösterimlerde ve festivallerde nasıl geri dönüşler aldın? Seni en çok etkileyen yorum ne oldu?

Aldığım geri dönüşler açıkçası benim beklentilerimin de ötesindeydi. İzleyiciler Çetin’in yaşadığı o sıkışmışlık hissinde kendilerinden bir parça buldular. Hikayenin olağan olduğunu iddia ederken bu olağanlığın ne kadar evrensel olduğunu seyircinin gözünde görmek tarif edilemez bir duyguydu. Beni en çok etkileyen tek bir yorumdan ziyade, farklı sosyoekonomik gruplardan, farklı yaşlardan birçok insanın aynı cümleyi kurmasıydı; bu benim hikayem. Çetin benim!

“Çetinin Olağan Hikâyesi”, senin yönetmenlik yolculuğunda nasıl bir yerde duruyor? Önceki işlerinden hangi yönleriyle ayrışıyor?

Çetin’in Olağan Hikâyesi benim yönetmenlik yolculuğumda büyük bir dönüm noktası. Bu
noktaya gelmeden önce, sinemanın farklı alanlarında deneyim kazanarak kendimi hazırladım. Yönetmenlik serüvenim, Seferihisar/Ürkmez’de “Ürkmez Kadın Tiyatrosu” ekibinin belgeselini çekerek başladı. O proje, sanat aracılığıyla bir araya gelen ve kendilerini ifade eden kadınların gerçek hikayelerini belgelemek üzerineydi. Orada amacım, var olan bir gerçeğe ayna tutmak ve başkalarının sesini duyurmaktı.
Daha sonra farklı film projelerinin mutfağında, reji ve yapım ekiplerinde görev alarak sinemanın teknik dilini ve işleyişini daha derinden öğrenme fırsatı buldum. Bütün bu deneyimler benim için birer okul oldu.

Ancak Çetin’in Olağan Hikâyesi tüm bunlardan kökten ayrılıyor, çünkü bu benim ilk kurmaca filmim. Bu filmle birlikte ilk defa başkalarının hikayesini gözlemleyip kaydetmekten çıkıp, kendi iç dünyamdan, kendi dertlerimden ve gözlemlerimden doğan bir hikayeyi sıfırdan yaratma cesaretini gösterdim.


Bu yüzden bu filmin benim için en özel anlamı şu; bu, benim gençliğime ve o dönemin kaygılarıyla dolu hayallerime ödediğim bir nevi vefa borcu. Yani bu film, dışarıya bakan bir kameradan, içeriye dönen bir aynaya geçişimi simgeliyor. Bu sebeple de yönetmenlik kimliğimin en kişisel ve en temel parçasını oluşturuyor.

Bundan sonrası için üzerinde çalıştığın projeler var mı? Yeni 4ilmlerinde de benzer temalar mı işleyeceksin?

Çetin’in Olağan Hikâyesi çekimleri ve festival süreci boyunca bütün dünyamı kapladı.
Ancak bu süreçte zihnimde yeni bir hikaye de demlenmeye başladı. Bu fikir yine hayatın tam içinden, çok yakınımdan geldi. Yıllardır tanıdığım, çok yakın bir arkadaşımın yaşadığı
ve benim de yakından tanıklık ettiğim bir süreci temel alıyor. Çetin’in Olağan Hikâyesi genç
bir erkeğin sıkışmışlığının toplumdaki olağanlığını sorgularken, bu yeni proje ise bir kadının dünyasında normalleştirilmiş başka bir mücadeleye odaklanacak.


Yeni filmlerinde de benzer temalar mı işleyeceksin? sorusuna gelirsek, cevabım hem evet hem de hayır. Konular, karakterler ve dünyalar değişecek elbette. Ancak bir yönetmen olarak beni harekete geçiren temel dürtü ve baktığım yer aynı kalacak. Ben, hayatımızda olağanlaşan, zamanla kanıksadığımız için artık sorgulamadığımız ama aslında öyle olmaması gereken durumların hikayelerini anlatmak istiyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir