Moda filminin sürekli dönüşen evreninde, anlatı derinliği ile marka kimliğini dengeli bir biçimde bir araya getirebilen yönetmen sayısı oldukça az. Victor Claramunt bu isimlerin başında geliyor. Kariyerine sanat yönetmeni olarak başlayan Claramunt, görsel disiplinini ve tasarım odaklı bakış açısını zamanla yönetmenlik pratiğine taşıyarak kendine özgü, güçlü bir sinematografik dil inşa etti. Onun filmlerinde her kare titizlikle tasarlanmış bir kompozisyon gibi görünürken, aynı zamanda duygusal bir akış da taşır.
Giorgio Armani’den Prada’ya, Adidas’dan Schwarzkopf’a, Pantene’den Nespresso’ya, Coca-Cola ve Air France’e uzanan geniş marka portföyü, Claramunt’ın farklı kimlikleri sinematik bir evrende yeniden yorumlama becerisini ortaya koyuyor.
Çalışmaları klasik reklam estetiğinin ötesine geçerek, kıyafeti yalnızca bir ürün olarak değil; atmosferin, karakterin ve hikâyenin aktif bir unsuru olarak konumlandırıyor.
Uluslararası moda filmi festivallerinde kazandığı ödüller ve dünya çapındaki görünürlüğü, onu yalnızca başarılı bir yönetmen değil, aynı zamanda moda filmi dilinin küresel ölçekte gelişimine katkı sunan bir yaratıcı figür haline getiriyor. Festival jüriliğindeki varlığı ise bu alanın estetik ve kavramsal yönüne dair söz söyleyen bir isim olduğunu gösteriyor.
Mizah ile sürreal dokunuşları, Hollywood anlatı ritmiyle harmanlayan Victor Claramunt, moda filmini bir tanıtım aracından çok daha fazlası olarak ele alıyor: Bir duygu alanı, bir karakter inşası ve zamansız bir görsel anlatı biçimi. Bu söyleşide, sanat yönetmenliğinden yönetmenliğe uzanan yolculuğunu, global markalarla çalışma deneyimini ve moda filminin geleceğine dair bakışını konuşuyoruz.
Sinemayla tanışmanız nasıl oldu?
Sinemaya gerçekten âşık olduğum ilk an, babamla birlikte Indiana Jones: Raiders of the Lost Ark filmini izlemeye gittiğim zamandı. Altı yaşındaydım ve tamamen büyülenmiştim. Büyü gibiydi sanki ilk kez bambaşka bir dünyayı keşfediyormuşum gibi.
Sanat yönetmeni olarak başladığınız kariyerinizde sizi yönetmen olmaya iten en büyük dönüm noktası neydi?
Reklam kampanyaları yaratıyor ve onların görsel dilini basılı mecralarda var olacak durağan imgeler olarak kurguluyordum. Ama o dönemde bile zihnim hep hareketi düşünüyordu. Görüntüler zaten hikâye anlatıyordu. Asıl kırılma noktası, artık hareketi ima etmek değil, onu yönetmek istediğimi fark ettiğim andı. Sinemaya geçiş benim için çok doğal bir adımdı. Şimdi her zaman yaptığım şeyi yapıyorum, fakat sinemanın tüm dili; zaman, ritim, ses ve duygu. Artık elimde.

Moda filmi türünü seçmenizdeki ana motivasyon neydi?
Her şeyden önce yaratıcı özgürlük. Moda filmi, hikâye anlatımının geleneksel yapılara bağlı kalmadığı bir alan sundu bana. Sinema, fotoğraf, müzik ve tasarımın kesişim noktasında duruyor; bu da görsel dili denememe ve ileri taşımama olanak tanıyor. Bu açıklık beni cezbediyor. Atmosferi, duyguyu ve anlatıyı daha sezgisel bir biçimde kurabilme imkânı. Moda filminde kurallara aynı şekilde bağlı değilsiniz; daha soyut, daha şiirsel olabilirsiniz. Bu özgürlük benim için son derece ilham verici, çünkü fikirleri görsel olarak keşfetmeme ve aynı zamanda güçlü, duygusal karşılığı olan işler üretmeme alan açıyor.
Tasarım eğitimi ile sinematik anlatım arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Özünde her zaman hikâye anlatmak vardı. İster bir mobilya tasarlıyor olayım ister bir film yönetiyor, duyguyu ve anlamı aktaran bir şey yaratmakla ilgilendim. Tasarım eğitimi bana formu, dengeyi, malzemeyi ve insanların nesnelerle ve mekânlarla kurduğu ilişkiyi düşünmeyi öğretti. Bu düşünme biçimi doğal olarak sinemaya da yansıyor. Bir filme yaklaşırken onu bir tasarımcı gibi inşa ediyorum. Yapıyı, dokuyu, ritmi ve her bir unsurun anlatıyı nasıl desteklediğini hesaba katarak. Tasarım bana güçlü bir görsel disiplin kazandırdı; sinema ise bunu zamana ve duyguya yayarak fikirleri yaşayan hikâyelere dönüştürmemi sağlıyor.
Hollywood sinemasından beslenen anlatım tarzınız nasıl gelişti?
Sinemaya her zaman derin bir tutkuyla bağlı oldum ve bu, anlatı dilimi kaçınılmaz olarak şekillendirdi. Büyürken Scorsese, Nolan ve Tarantino gibi güçlü hikâye anlatımı olan ve kendine özgü bir sesi bulunan yönetmenlerden etkilendim. En çok ilham aldığım şey; ritim, karakter ve gerilim kurma biçimleri, izleyiciyi içine çeken dünyalar yaratma yetenekleriydi. Zamanla bu etkiler doğal olarak işlerime sızdı. Daha kısa ya da daha görsel formatlarda çalışıyor olsam bile hâlâ sinematik yapı üzerinden düşünüyorum. Dramatik yay, tempo, duygusal karşılık. Ancak bu bir taklit değil; o geleneği özümseyip kendi görsel dilime tercüme etmek. Klasik hikâye anlatımını daha çağdaş, estetik odaklı bir yaklaşımla harmanlamak diyebilirim.
Mizah ve sürrealizmi işlerinizde sıkça kullanıyorsunuz, bunun kaynağı nedir?
Her zaman güçlü bir mizah duygum oldu. Hayat kimse için kolay değil ve bir gülümsemenin her şeyi daha hafif ve insani kılabileceğine gerçekten inanıyorum. Bu bakış açısı doğal olarak işlerime de yansıdı. Derinliği oyun bazlıkla dengeleyen yönetmenlerden çok etkileniyorum. Coen Kardeşler’in karanlık ve zekice mizahı ya da Spielberg’de gördüğümüz duygusal sadelik ve hayranlık duygusu gibi. Onlar bana, ciddi fikirleri işlerken sıcaklığı ve hayal gücünü kaybetmemek gerektiğini gösterdi. Benim için mizah ve sürrealizm birer araç; karşıtlık yaratıyorlar. İzleyici için bir kapı aralıyor, deneyimi daha beklenmedik kılıyor ve bazen daha derin bir şeyi daha dürüst ve savunmasız bir biçimde söylemeyi mümkün kılıyorlar.

Kendi tarzınızı nasıl tanımlarsınız?
Tarzımı, sinematik hikâye anlatımı ile tasarım geçmişimden gelen güçlü bir görsel hassasiyet arasındaki denge olarak tanımlayabilirim. Zarif imgeler üretmeyi seviyorum, fakat bunu mizah, sürreal dokunuşlar ve hafifçe asi bir tonla karşıtlık içinde kurmayı tercih ediyorum. Klasik sinemadan güçlü biçimde etkileniyorum, ancak bunu çağdaş bir perspektiften ifade etmeye çalışıyorum. Benim için mesele her zaman yapı ile spontan arasındaki doğru gerilimi bulmak, özenle inşa edilmiş ama aynı zamanda canlı hissettiren görseller yaratmak. Nihayetinde amacım; görsel olarak cesur, duygusal olarak karşılık bulan ve biraz da beklenmedik hikâyeler anlatmak.
İlk yönetmenlik deneyiminizle bugünkü tarzınız arasında nasıl bir evrim yaşandı?
En büyük dönüşüm güven oldu. Hem görsel hem anlatısal anlamda. Kariyerimin başında estetiğe ve güçlü imgeler üretebildiğimi kanıtlamaya daha çok odaklanıyordum. Zamanla derinlik ve ifade netliği benim için daha önemli hale geldi. Sadeliklere güvenmeyi, fikirlerin nefes almasına izin vermeyi ve yalnızca görsel etkiye değil, duyguya ve hikâyeye odaklanmayı öğrendim. Teknik olarak da daha hassas ve bilinçli hale geldim. Ritim, ton ve performans konusunda daha kararlı. Bugün, tarzım daha saflaşmış gibi hissediyorum. Katman eklemekten çok onları rafine etmeye, hikâyenin özünü bulup onu daha dürüst ve kişisel bir biçimde ifade etmeye yöneliyorum.
Size ilham veren film yönetmenleri ya da sanatçılar kimler?
Beni farklı yönlerden şekillendiren birkaç yönetmen var. Jean-Pierre Jeunet, oyunbaz ve son derece özenle kurulmuş dünyalara ve şiirsel görsel anlatıya duyduğum sevgiyi besledi. Spike Jonze, duyguyu, absürtlüğü ve insaniliği çok dürüst bir şekilde bir araya getirebileceğinizi gösterdi. Spielberg, hikâye anlatımındaki berraklığı ve hayranlık duygusu ile duygusal bağ kurma becerisiyle her zaman referans noktası oldu. Kubrick ise titizliği, görsel disiplini ve kurduğu güçlü sinematik evrenlerle. Her biri sinemada sevdiğim farklı bir yönü temsil ediyor ve bir şekilde ton, ritim ve görsel dil anlayışımı bugünkü haline taşımama katkıda bulundu.
Bir moda filmini sıradan bir reklam filminden ayıran en önemli özellik sizce nedir?
Benim için fark niyette yatıyor. Geleneksel bir reklam mesaj odaklıdır; moda filmi ise duygu odaklıdır. Satmaktan çok bir atmosfer, bir evren, bir kimlik yaratmakla ilgilidir. Ürün daha büyük bir anlatının parçası haline gelir. Moda filmleri daha fazla muğlaklık ve yaratıcı imza alanı sunar; bu yönüyle geleneksel reklamdan çok bir sanat formuna yakındır.

Kıyafetleri bir karakter gibi düşünmek sizin için ne ifade ediyor?
Benim için kıyafeti bir karakter olarak düşünmek, moda filminin özüdür. Giysi sadece giyilen bir nesne değildir. Bir varlığı, bir tavrı, hikâye içinde bir rolü vardır. Hareketi, atmosferi ve kimliği şekillendirir. Kıyafet anlatı dilinin bir parçası haline geldiğinde artık bir ürün olmaktan çıkar, sinemaya dönüşür.
Çalışma sürecinizde yönetmen ve sanat yönetmeni rollerini nasıl dengeliyorsunuz?
Zamanla film yapımının gerçek anlamda kolektif bir sanat olduğunu öğrendim. Sanat yönetmenliği geçmişim nedeniyle her görsel detaya yoğun biçimde dahil olmam çok doğaldı. Ancak yönetmen olarak geliştikçe, ekibe güvenmenin önemini anladım. Herkes kendi uzmanlığını getirir ve benim rolüm bir orkestra şefi gibi olmak. Yön vermek, biçimlendirmek ve son kararları almak; aynı zamanda herkesin en iyi işini yapmasına alan tanımak. Her şeyi yapamazsınız ve yapmaya çalışmamalısınız. İş birliği doğru çalıştığında neredeyse büyülü bir his yaratır. Vizyon ile güven arasındaki o denge, yaratım sürecini güçlü kılan şeydir.
Müzik, görüntü ve ritim arasındaki ilişkiyi nasıl inşa ediyorsunuz?
İlginçtir ki genellikle müziksiz kurgu yaparım. Ritim duyguma güvenirim ve önce görüntülerin kendi başına ayakta durmasını isterim. Günümüzde pek çok filmin sesin garanti olmadığı ortamlarda; havaalanlarında, ekranlarda, sosyal medya akışlarında izlendiğinin farkındayım. Bu nedenle görsel ritmin bağımsız olarak çalışmasını önemsiyorum. Benim için bir sekans, ses olmadan da duygu ve gerilim taşıyabiliyorsa gerçekten çalışıyordur. Bazen başka işleri izlerken sesi kapatırım; eğer görüntüler kendi başına bir şey söylemiyorsa ilgimi kaybederim. Elbette müzik önemlidir, ancak onu deneyimi taşıyan değil, güçlendiren bir unsur olarak görürüm. Temel ilişki her zaman görüntü ve ritimle başlar.
Dünyanın prestijli moda filmi festivallerinde aldığınız ödülleri nasıl tarif edersiniz?
Forbes’e göre dünyanın en önemli beş moda filmi festivalinden ödül alma şansına sahip oldum ve her biri benim için çok özel bir anlam taşıyor. Bir yönetmen olarak sürekli belirsizlikle ilerlersiniz doğru kararları verip vermediğinizi ya da işin gerçekten karşılık bulup bulmayacağını asla tam olarak bilemezsiniz. Bu nedenle bu ödüller benim için son derece anlamlı. Sadece bir başarı olarak değil, işin insanlarda bir karşılık bulduğuna dair bir işaret olarak. Bir yerde, birinin ürettiğiniz şeyi izlerken bir şey hissettiğini bilmek, tüm çabayı değerli kılıyor. Bu anlamda ödüller benim için onaydan çok bir bağ kurma meselesi ve kalıcı olan da bu.

En çok gurur duyduğunuz ödül hangisi?
Tek birini seçmek çok zor, çünkü her ödül kendi içinde benzersiz ve anlamlı. İlk ödülümü La Jolla Fashion Film Festival’de aldım ve tamamen beklenmedikti o an her zaman benimle kalacak. Berlin’den Tenerife’ye kadar aldığım her ödül ise ayrı bir duygusal yoğunluk taşıyor. Daha da özel olan, bu ödüllerin farklı filmler için verilmiş olması. Bu da yalnızca tek bir projenin değil, bir üretim bütünlüğünün insanlarla bağ kurduğunu gösteriyor. Her ödül yolculuğun farklı bir bölümünü temsil ediyor ve bunun için derin bir minnet duyuyorum.
Festival jürilerinde yer alma deneyimi sizin için ne ifade ediyor?
Jüri üyeliği hem bir onur hem de büyük bir sorumluluk. Festivaller benim yolculuğumda önemli bir rol oynadı; bu yüzden masanın diğer tarafında olmak bana yeni bir perspektif kazandırıyor. Yeni sesleri, farklı kültürleri ve cesur anlatım biçimlerini keşfetme imkânı sunuyor. Bunu çok ciddiye alıyorum, çünkü her filmin arkasında büyük bir emek, tutku ve kırılganlık var. Aynı zamanda son derece ilham verici bir deneyim bana sinemaya neden âşık olduğumu yeniden hatırlatıyor. Bu sadece değerlendirmekle ilgili değil; yaratıcılığı kutlamak ve yeni kuşak sinemacıları desteklemekle ilgili.
Genç moda filmi yönetmenlerine festival tavsiyeleriniz nelerdir?
Tavsiyem, festivalleri yalnızca bir rekabet alanı değil, bir bağ kurma alanı olarak görmeleri olur. Elbette takdir görmek harika; ancak asıl değer, tanıştığınız insanlar ve iş etrafında gelişen sohbetlerde. Sabırlı ve stratejik olun, her yere başvurmak yerine sesinizle örtüşen festivalleri seçin. Ve en önemlisi, vizyonunuza sadık kalın. Festivaller özgünlüğe karşılık verir. Kazanmasanız bile, işinizi bir seyirciyle paylaşma deneyimi başlı başına bir adımdır. Sonuçta festivaller onaydan çok bir yol ve bir topluluk inşa etmekle ilgilidir.
Büyük markalarla çalışırken marka ile sanat arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Büyük markalarla çalışmanın muhtemelen en zor yanı bu dengeyi kurmak. Her zaman bir denge söz konusu. Bazen çok sevdiğiniz bazı fikirlerden vazgeçmeniz gerekir, çünkü markanın kendi kimliği ve ihtiyaçları vardır. Ancak bu diyalog aynı zamanda çok besleyici olabilir. Kısıtlamalar bazen başlangıçta düşünmeyeceğiniz yeni yönler keşfetmenizi sağlar. Benim için mesele, markanın özünü anlamak ve onunla kendi sanatsal sesimin kesiştiği alanı bulmak. O denge sağlandığında sonuç her iki taraf için de otantik hissedilir ve işte o zaman işbirliği gerçekten güçlü hale gelir.
Bir marka briefi ile çalışırken ilk sorduğunuz üç soru nedir?
İlk sorduğum şey şudur: Ürünü görebilir miyim? Fiziksel varlığını anlamam gerekir. Nasıl hissettirdiğini, nasıl hareket ettiğini, gerçek dünyada nasıl var olduğunu. İkinci sorum: Bu kampanyadan gerçekten ne istiyorsunuz? Sadece hedefi değil, arkasındaki duyguyu da bilmek isterim. Üçüncü sorum ise basitçe şudur: Neden olmasın? Sınırları biraz zorlamayı severim. Bazen en ilginç fikirler, bekleneni sorgulayıp beklenmedik olana kapı araladığınızda ortaya çıkar.

Bir markanın özünü sinematik bir dille nasıl açığa çıkarıyorsunuz?
Sezgilerimin ve hislerimin rehberliğine izin veririm. Yapıyı düşünmeden önce markayı hissetmeye çalışırım. Enerjisini, ritmini, uyandırdığı duyguyu. Oradan bu hisleri sinematik dile çeviririm: ışık, hareket, tempo, doku. Benim için bir markanın özünü ortaya çıkarmak onu açıklamakla değil, insanlara hissettirmekle ilgilidir. Sinema, kelimelerin ötesinde duygusal bir düzlemde iletişim kurabilen benzersiz bir güce sahiptir. Bu nedenle yalnızca markanın imajını değil, ruhunu yansıtan bir atmosfer yaratmaya odaklanırım.
Çocuklarla çalıştığınız projelerde sizi en çok zorlayan ne oldu?
En zorlayıcı kısım, onların deneyimden gerçekten keyif aldıklarından emin olmaktır. Çocuklarla çalışırken öncelik yalnızca sonuç değildir, süreçte nasıl hissettikleridir. Her birinin büyük ve özel bir şeyin parçası olduğunu hissetmesini sağlamaya çalışırım. Bu; sabır, empati ve yüksek bir farkındalık gerektirir. Kendilerini güvende, heyecanlı ve özgür hissedecekleri bir atmosfer yaratmanız gerekir. Eğleniyor ve kendilerine güven duyuyorlarsa, geri kalan her şey zaten yerine oturur. Bir bakıma çocuk yönetmek, kontrol etmekten çok özen göstermekle ilgilidir.
Çocuk oyuncularla çalışırken kurgu ve spontane davranış arasındaki denge nasıl kuruluyor?
Oldukça titiz bir yönetmenim, genellikle detaylı storyboard’larla çalışırım ve onlara büyük ölçüde sadık kalırım. Yapı bana güven verir ve çekim için net bir çerçeve oluşturur. Ancak sinema her zaman yaşayan bir süreçtir ve çocuklarla çalıştığınızda bu durum daha da belirginleşir. Onlar planlayamayacağınız bir spontanlık getirir. Bu nedenle çok net tanımlanmış bir yapıdan başlasam da, o an gelişen şeylere açık kalırım. Set ortamında herkesten çok şey öğrenirsiniz, ama özellikle çocuklardan. Bazen onların doğal tepkileri, tasarlayabileceğiniz her şeyden daha dürüst ve beklenmedik bir katkı sunar.
Çocuklarla moda filmi çekmek size ne öğretti?
Çocuklarla moda filmi çekmek bana dürüstlükle ve anda kalmakla yeniden bağ kurmayı öğretti. Çocuklar yetişkinler gibi “oynamaz” tepki verirler. Bu da sizi yönetmen olarak daha dikkatli, daha esnek ve daha insani olmaya zorlar. Bana özgünlüğün çoğu zaman mükemmellikten daha güçlü olduğunu hatırlattı. Aynı zamanda ilham verici bir hayret duygusu getirirler. Sadeleşmeye, duyguyu merkeze almaya ve beklenmedik olana açık kalmaya teşvik ederler. Pek çok açıdan çocuklarla çalışmak sizi hikâye anlatımının saf özüne yaklaştırır. Ve elbette, beni çok güldürürler.
Henüz çekmediğiniz ama hayalini kurduğunuz bir proje var mı?
Dior için bir moda filmi yaratmayı çok isterim. Zihnimde bu proje; zarafet ile oyun bazlığın bir karışımı olurdu. Soygunlar, kaçışlar, moda, mizah ve koreografinin iç içe geçtiği bir anlatı. Neredeyse bir moda hikâyesi kılığına girmiş kısa film gibi, son derece sinematik bir iş. Gerilim ve sofistikasyon ile hafiflik ve ritmi bir araya getirme fikri beni cezbediyor. Böyle bir proje; hikâye anlatımını, güçlü bir görsel kimliği ve eğlence duygusunu bir araya getiren her şeyi içinde barındırırdı. Benim için kesinlikle bir hayal projesi.
Yapay zekâ ve sanal gerçeklik gibi teknolojiler moda filmlerini nasıl etkileyebilir?
Benim için sorun hiçbir zaman teknolojinin kendisi değil; insanların onu nasıl kullandığıdır. Yapay zekâ ve sanal gerçeklik gibi araçlar moda filmlerini kesinlikle etkileyecek, yeni görsel olanaklar ve dünya kurma biçimleri açacaktır. Ancak ben hâlâ sinemanın insani tarafına derinden inanıyorum: ilişkiler, provalar, sezgiler, hatta hatalar. Bir filmi anlamlı kılan şeylerin büyük kısmı o kusurlu, insani anlardan doğar. Teknolojiyle görüntü üretebilirsiniz, ama duyguyu kopyalamak çok daha zordur. Bu araçları yaratıcılığı destekleyen unsurlar olarak görüyorum, insan deneyiminin yerine geçecek şeyler olarak değil. Sonuçta insanları etkileyen hâlâ insani olandır.

Moda filmlerinizde en çok tekrar editlediğiniz sahne hangisiydi?
En çok yeniden kurguladığım sahne, ilk moda filmim Breaking Rules’un finaliydi. İki farklı mekân ve zaman dilimi arasında paralel bir kurgu içeriyor. Karakterlerin geçmiş ve gelecekte, sahil ile yatılı okul arasında etkileşimi. Duygusal ve ritmik olarak biçimlendirmesi oldukça karmaşıktı. İzleyicinin bağlantıyı hissedebilmesi ama kaybolmaması için defalarca yeniden çalıştım. Zorlayıcıydı ama aynı zamanda çok öğretici bir deneyimdi. Bu süreç bana kurgunun hikâye anlatımı olarak ne kadar belirleyici olduğunu öğretti. Ritim ve yapının bir sahnenin anlamını tamamen yeniden tanımlayabileceğini.
İzleyiciyi şaşırtmak sizin için ne kadar önemli?
Benim için en önemli şey, izleyicinin yolculuktan keyif almasıdır. Şaşırtmak bunun bir yolu, ama tek yolu değil. Bazen onları gülümsetmek, bir şey hissettirmek, hatta hareket etmek ya da dans etmek istemelerini sağlamakla ilgilidir. Mesaj iletmekten çok bir deneyim yaratma fikrini seviyorum. Eğer bir film sizi hem şaşırtabiliyor hem etkileyebiliyor hem de eğlendirebiliyorsa, sizinle kalır. Sonuçta mesele bağ kurmaktır. İzleyiciyi yolculuğa davet etmek ve süreç boyunca gerçekten bir şey hissetmelerini sağlamak.
Bir moda hikâyesini anlatırken en zorunlu öğe nedir?
Hikâye anlatımı. Bunun üzerine bir tartışma kabul etmiyorum. Benim için her şey oradan başlar. Moda görsel olarak çarpıcı olabilir, ama bir hikâye yoksa hızla silinir. Anlatı, görüntülere anlam ve duygusal ağırlık kazandırır. Güzel görselleri unutulmaz bir şeye dönüştüren şey budur. İster incelikli ister cesur ister soyut ister lineer olsun; arkasında mutlaka bir hikâye olmalıdır. Bir moda filmini izleyicide kalıcı kılan ve karşılık bulmasını sağlayan şey budur.
