Kültür ve sanatı suç ekseninde düşünmek ilk bakışta insanın zihninde garip bir çarpıklık yaratıyor. Çünkü sanatçılar, entelektüeller, güzel sanat meraklıları… Herhalde toplumun genelinden daha az suça bulaşırlar, öyle değil mi?

Ama gerçek şu ki, sanat dünyası da suçtan muaf değil. Ve belki de bunu kabul etmekten kaçıyoruz. Kültür-sanat ve suç ilişkisini iki kategoriye ayırabiliriz: Birincisi, faaliyetin kendisiyle ilgili suçlar; ikincisi, sahnede, stüdyoda, gala gecelerinde adını duyduğumuz isimlerin işlediği suçlar. İlki kriminolojinin konusu, ikincisi magazin sayfalarının. Birinci grupta neler var? Kültür varlığı kaçakçılığı, sanat hırsızlığı, kara para aklama, telif hakları ihlalleri…

Bunlar daha çok hukuk ve suç literatüründe inceleniyor. Mesela kültür varlığı kaçakçılığı, uluslararası düzeyde suç kabul edilse de ülkeler arasındaki yasal boşluklardan faydalanabiliyor. Kısaca “sanat hırsızlığı” gibi düşünülebilir ama işin içinde ulusal sahiplik iddiası, devlet koruması, arkeolojik miras olunca mesele başka bir boyut kazanıyor. Türkiye örneğinde, devlet sadece koleksiyonundaki eserlerin değil, henüz keşfedilmemiş, yer altında ya da su altında saklı kültür varlıklarının da sahibi. Kaçak kazı yapmak, izinsiz eser bulundurmak veya tarihi objeleri yurtdışına çıkarmak, ağır ceza gerektiren suçlar arasında.

Ama suç sadece hırsızlıkla sınırlı değil. Suç örgütleri, kara para aklama, hatta terör örgütleri kültür varlıklarını finans kaynağı olarak görüyor. Blockchain ve NFT gibi teknolojiler bu alanı yeni bir boyuta taşıyor. Üstelik sanatçının üslubunu taklit edip sahte eserler üretmek de dolandırıcılık kapsamına giriyor.

Bir başka başlık, fikri mülkiyet ve telif hakları. Kitap, müzik, film… İnternet çağında her şey paylaşılabilir hale geldi. Sokaklarda CD satan çocuklar artık nadir görülen bir manzara; ama online paylaşım ve korsan içerik yaygınlaşmaya devam ediyor. Aaron Swartz gibi isimler, bu paylaşım kültürünün simgeleri oldu. O, interneti herkesin malı yapmak isteyen bir idealistti; ama devletin hukukuyla çarpıştı, 2013’te hayatına son verdi.

Sanatçının suç işlediği örnekler de az değil. Harvey Weinstein’ın taciz ve tecavüz skandalları, Kevin Spacey, Danny Masterson, David Ellefson… Kariyerleri ve itibarları bir anda yerle bir oldu. Sanat dünyası, kendi parlak sahnesinin ardında bu karanlık hikayelere de ev sahipliği yapıyor.

Tarihe bakınca sanatın politik iktidarlarla ne kadar iç içe olduğunu görürüz. Monarşiler, dini otoriteler, faşist ve totaliter rejimler… Sanat her zaman propaganda, baskı ve kontrol aracı olagelmiş. Naziler, Sovyetler… Avant-garde’ı “yozlaşmış” ilan etmiş, sanatçıları susturmuş. Aleksey German’ın “Dovlatov” filmi, Sovyetlerin sanat üzerindeki baskısını çarpıcı biçimde gösteriyor.

Irkçılık ve kültür savaşları da suç ve sanat ilişkisini modern bağlamda şekillendiriyor. 21. yüzyılda farkındalık arttı, tartışmalar sertleşti; ama bu aynı zamanda karşı cepheleri de kamçılıyor. Tarihi figürlerin heykelleri yıkılıyor, filmler sorgulanıyor. Batıda antisemitik söylemler suç sayılırken, göçmen ve Müslüman karşıtı fikirler hâlâ tam olarak kriminalize edilemiyor.

Ve nihayet, sanatın eylem olarak suç sayıldığı ülkeler var. Burada yasa, içerik ve biçim üzerinden karar veriyor; sanatçıyı susturmak, cezalandırmak devlet politikası olabiliyor.

Refik Halit Karay’ın “Güzel Sanat Suçları” kitabı bu noktada akla geliyor. Karay, modern mimarinin “suç” olduğunu söylüyor. Bahçeli, dört katı geçmeyen, ağaç ve güneşle çevrili evleri hayal ediyor ve Talimhane’deki uygulamaları adeta bir cinayet olarak nitelendiriyor. Ve diyor ki: “Her güzel sanata karşı işlenmiş suçların cezasız kalmasına kederlenmekteyim.

Sanatta adalet için mahkeme kurulmalı.

Kısacası kültür, sanat ve suç… Üçü birbirinden kopuk değil, hatta bazen birbirini besliyor. İster eser üzerinden, ister üretici üzerinden…

Suç, her zaman sanatın gölgesinde bir şekilde var.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir