Bazı metinler gerçeği anlatmaz; yalnızca onun hangi kapıdan girilmemesi gerektiğini fısıldar.

Gökçer Tahincioğlu’nun gazeteciliği ve romanları tam da bu eşiğe yerleşir: Ne tamamen ifşa eden ne de suskun kalan bir yerde. Devletin, adaletin ve hafızanın çoğu zaman açık belgelerle değil; işaretlerle, suskunluklarla ve korunan boşluklarla işlediği bir düzende, Tahincioğlu’nun metinleri okura tek bir soru bırakır: Her şey bu kadar görünürken, neden hâlâ karanlıktayız?

1-Bazı güç merkezleri kendini asla görünür kılmaz; ama kimin içeri girebileceği herkesçe bilinir. Bu noktada mesele makam değil, izin meselesine dönüşür. Gücün gerçek kaynağının, görünen makamlar değil erişim izni olduğunu düşünüyor musunuz? Neden?

Düz bir bakışla elbette böyle. Ancak burada sorun iktidar meselesi. İktidarın devletten aileye, bütün ilişkilere sinmiş bir kavram olduğunu unutmadan bunu yorumlamak gerekir. Yolun başında o iznin sahipleri güçlü olabilir ama ilerleyen dönemde işler tersine dönebilir. Görünür olanla olmayan iç içe geçebilir ve bu durum kurumları değil, o dönemin iktidarını öne çıkarır. Bunu dışarıdan anlamak, bilmek çok mümkün değil elbette. Hissedebilir, anlamaya çalışabilirsiniz. Sıkıntılı olan bu iç içe geçme halinin daha büyük ve kurumsallaşmamış, kurallara bağlı olmayan bir güç yaratması bana kalırsa.

2-Yasalar değişir, yönetmelikler yenilenir; ama bazı ilişkiler hiçbir metinde yer almadan varlığını sürdürür. Devlet bazen yazıyla değil, susarak konuşur. Devlet dediğimiz yapının, yazılı kurallardan çok sessiz mutabakatlarla işlediği söylenebilir mi? Neden?

Modern devlet bize kurumlar bütünü olarak sunuldu, takdim edildi. İktidarın sadece kurumların işlemesiyle yürütülemeyeceği anlaşıldığında sessiz ilişkiler devreye girdi. Uzun bir süre modern devlet yapılarıyla birlikte bu ilişkiler varlığını sürdürdü. Genel olarak söylediğiniz doğru olsa da içinden geçtiğimiz dönemde artık tanıdığımız, bildiğimiz modern devletlerin yerini başka türlü kurumsuz yapıların almaya başladığını düşünüyorum. Bu da belirsizlik ve sessiz mutabakatlarla yürütüldüğünü söylediğiniz yapının gücünü daha da arttırması demek…

3-Hiyerarşi çoğu zaman bir şema gibi anlatılır; oysa gerçek ilişkiler, çizgilerden değil temas noktalarından oluşur. Sizce hiyerarşi, her zaman yukarıdan aşağıya değil, bazen içten dışa mı kurulur? Neden?

Tam olarak artık böyle mi emin değilim. Bütün bu perde arkasını aydınlattığını düşündüğümüz ezberlerin biraz bozulduğunu düşünüyorum. Artık başka ilişkilerden, başka bir yapıdan söz ediyoruz. Belki de bu nedenle daha önce işleyen kurumları eleştirirken şimdi o kurumların işlevsiz bırakılmasını eleştirmeye başladık. O kurumsallığı yapı sökümüne uğratmayı ve yerine halk ve adalet odaklı kurumlar kurmayı düşlerken, eleştirdiğimiz kurumsallığı bile aradığımız bir dünyaya dönüşüyoruz. Bu yüzden en azından konulan kuralların uygulanmasında ısrarcıyız. Bütün bunlar bana ezberin bozulduğunu söylüyor.

4-Bazı yapılar kendini açıklayarak değil, boşluk bırakarak korur. Söylenmeyen, çoğu zaman söylenenden daha bağlayıcıdır. Bir yapının gücü, neyi söylediğinden çok neyi söylemediğiyle ölçülebilir mi? Neden?

Bu düşüncenin de bir parça geride kaldığı inancındayım. Belirsizlik çağı bütün bunları dışlıyor. Belirsizlikten elde edilen iktidar, tutarlılık ısrarının olmaması artık gücün tanımlarından biri bana kalırsa. Burada söylenen, söylenmeyen ayrımı da belirsizleşiyor. Söylediği gibi davranmamak da söylememenin bir yolu haline geliyor.

5-Türkiye’de kimi zaman isimler unutulur ama işaretler kalır; bakışlar, cümle araları, sembolik jestler… İktidar ilişkilerinin çoğu zaman isimlerle değil sembollerle tanındığını düşünüyor musunuz? Neden?

Değişen devlet tanımlarının aksine devletlerin belli gelenekleri sürdürebildiğini düşünüyorum. Bunun başında kuralsızlık, devletin kendini kuralla bağlı hissetmeme anlayışı geliyor. Bu noktada bakışları, cümlere aralarını, jestleri biraz soyut düşünmek gerekir sanırım. Bu anlamda evet, zaten birbirini tanıyan ve ne yapacağını ezbere bilen bir düzenin sürmesi söz konusu…

6-Güce yaklaşmak, her zaman onu anlamak anlamına gelmez; bazen sadece risk alanına girmektir. Güce yakın olmanın, onu anlamaktan daha tehlikeli olduğu söylenebilir mi? Neden?

Sözünü ettiğiniz risk bana kalırsa konumunu kaybetmek endişesinden başta bir şey değil. Bu anlamda yakın olmayı arzu edenlerin bütün bu sonuçları da kestirdiğini sanıyorum. Anlamak, gücü anlama çabası da bu anlamda ne derece gerekli emin değilim. Zira tanımlar, kavramlar durmaksızın değişiyor.

7- Bazı kapıların önünde kilit yoktur; çünkü kimlerin oraya ait olmadığı zaten bilinmektedir. Sizce bazı kapılar, kilitli oldukları için değil kimin açabileceği belli olduğu için kapalıdır? Neden?

Sistemsel anlamda söylüyorsak, hayır, kapalıysa kapalıdır. Kapatılmasının da nedeni vardır. Birinin açabileceği, bir kişiye ya da birkaç kişiye bahşedilmiş bir izin yoktur. O kapılar ancak toplumsal mücadelelerle açılabilir. Bunun dışında açma imkanı da yoktur.

8-Bir sistemin uzun süre ayakta kalması, her şeyin bilinmesinden değil, herkesin neyi bilmemesi gerektiğini öğrenmesinden geçer. Sürekliliği sağlayan şey, şeffaflık değil öngörülebilir sessizlik olabilir mi? Neden?

Arzulanan budur elbette ama bunu bu şekilde kurallaştırırsak bir parçası haline geliriz. Bu nedenle sessiz kalınması isteğiyle ses çıkaranlar arasında tarihsel bir mücadele var. Ses çıkaranların sesi olmak bu nedenle gerekli.

9-Açık emirler geride iz bırakır; işaretler ise sorumluluğu dağıtır. Bu fark, iktidar için belirleyicidir. Emir vermek ile işaret etmek arasında, iktidar açısından anlamlı bir fark var mıdır? Neden?

Bu işaretlerin bile aslında açık emirleri var. Bu emirler iktidarlardan bağımsız, süregiden bir sistemin ürünü. Açık emirden kastımız hepimizin bilmesiyse elbette bu şekilde değil. Ancak emir alanlar açısından kaynağı belli emirler söz konusu. Orada işaret vermek sadece bir detaya dönüşüyor.

10- Düzen sarsıldığında ilk refleks çoğu zaman onarmak değil, hizaya sokmaktır. Bu tercih çok şey anlatır. Hiyerarşi bozulduğunda ilk tepkinin adaletten değil disiplinden gelmesi sizce tesadüf mü? Neden?

Elbette tesadüf değil. Sistem, doğası gereği kendini koruma eğilimindedir. Bedenlerimizin bile bize ait olmadığı bir yeni dünya düzeninden söz ediyorsak eğer, elbette burada rıza üretimi devreye girer. Bu rıza üretimi sistemi biraz dağıldığında rızanın yeniden sağlanması için yeni yollar aranır. Bu yollar bazen disiplin, bazen örtülü biçimde disiplinin sağlanmasıdır.

11- Görünürlük risklidir; tanınmak ise güvenlidir. Bazı yapılar bu ayrımı çok iyi bilir. Devletin bazı dönemlerde, görünmekten çok tanınmayı tercih ettiğini söyleyebilir miyiz? Neden?

Devleti bu kadar karmaşık, bu kadar gizil, bu kadar anlaşılmaz yorumlamak korkuya yol açar. O yüzden böyle bakamıyorum. Bütün bunları konuşabiliyorsak gizlendiği iddia edileni biliyoruz demektir. Ama bu sistemi oluşturanların da durmaksızın kendini geliştirdiğini ve artık bildiğimiz anlamdaki devlete dair tanımların değiştiğini ıskalamamamız gerekiyor.

Mühür Üzerinden

1-Bazı yapılar kendini anlatmaz; tanınmayı bekler. Okurdan bir şey öğrenmesini değil, zaten bildiğini fark etmesini ister. Açıklama yoktur, işaret vardır. Mühür’de anlatılan yapı, okura açıkça gösterilmekten çok tanınması beklenen bir düzen midir?

Bu kadar kapalı mı emin değilim. Olsa olsa okura kapalı olduğu iddia edilen bir döngünün işaretlerini gösteriliyor Mühür’de. Hem ekonomik hem sistemsel anlamda bir döngüye işaret ediliyor. Döngünün kendini gizleme eğilimi o kadar mühim değil. Zira kanıtlarını görebildiğimizi anlatıyor Mühür.

2-İtiraz edenler romanda yalnızca karşı çıkanlar değildir; aynı zamanda düzenin sınırlarını test edenlerdir. Sistem ise bu testlere her zaman aynı dille cevap vermez, ama aynı sonucu üretir. Bu romanda “itiraz edenlerin” başına gelenler, sistemin kendini savunma refleksi olarak mı yazıldı?

Savunma refleksi masum kılıyor bana kalırsa yapılanları. İtiraz edenlerin yaşadıkları, zaten bunlar yaşandığı için, sistemin doğası gereği, savunma ya da hücumda bulunmaksızın, sadece doğası böyle olduğu için sistematik olarak bu yöntemlerin uygulanmasını deşifre etmek için hikaye buradan kuruluyor.

3– Hatırlamak, bazen yanlış hatırlatıldığı için tehlikelidir; geçmişin yalanı, unutulmuş hakikatten daha sarsıcı olabilir. Geçmiş, hatırlanmadığı için değil; yanlış biçimde hatırlatıldığı için tehlikelidir, doğru mu?

Herkes kendi kurgusunu oluşturur günün sonunda. Mesele bu kurgunun altındaki gerçeği kendisinin bilmesidir. Hakikatle gerçek arasındaki fark da bu noktada ortaya çıkar. Gerçek eğilip bükülebilse de hakikat orada durur. Bunu bilirsiniz. O kurguyu yıkmaya cesaretinizin olup olmadığı bütün mesele.

Kiraz Ağacı Üzerinden

1-Geçmiş, saklanmak için değil, bazen hatırlanmamak için sessiz bırakılır. Unutmak bir tercih değil, çoğunlukla öğretilmiş bir davranıştır. Kiraz Ağacı’nda unutmak, bir zayıflık değil, öğretilmiş bir davranış mıdır?

Öğretildiği için mi unuturuz, unutmak istediğimiz için mi emin değilim. İnsan yaşamanın bir yolunu bulmak için de unutur. Dürüst bir davranış olmasa da buna mecbur sayar kendisini. Bir zayıflık değil bu anlamda evet ama öğretilmiş bir davranış da değil. Zira unuttuğunu da dipte anımsar. Yok saydığı ile yüzleşmek zorunda kalır. Hayatın akışı da budur. Unutmamayı seçmemişseniz, başınıza bunlar gelir.

2-Bireysel hafıza silikleşebilir; ama toplumsal hafıza, sessiz bir gözetimle korur. Hatırlamak, yalnızca bir kişi için değil, bir toplum için anlam taşır. Hafızanın bireysel değil, kolektif olarak denetlendiği fikri bu romanın omurgası sayılabilir mi?

Romanın omurgası aslında bireysel hafızayla toplumsal hafıza arasında ikilik kurarak oluşturuldu. Bireysel hafızanın silikleşmesi ile toplumsal hafızanın silikleşmesi arasında bana kalırsa esaslı bir fark yok. Sistemin toplumsal hafızayı denetlediği gibi insanlar da bireysel hafızasını denetliyor. Bir suç varsa bireyler de bundan muaf değil.

3- Karakterler çoğu zaman doğrudan gerçeğe dokunamaz; yolları işaretlerle, ipuçlarıyla örülmüştür. Doğrudan temas, çoğu zaman tehlikelidir. Romandaki karakterlerin çoğunun, gerçeğe doğrudan değil dolaylı yollardan temas ettiğini söyleyebilir miyiz?

Mesele tam da bu noktadaki hakikatle yüzleşmeye cesaret edilip edilemeyeceği… Elbette romandaki karakterler bununla boğuşmak zorunda kalıyor. Neyi seçtiği o kişiyi de belirler hale geliyor. Dolaylı temasların doğrudan temaslara dönüşüp dönüşmeyeceği bütün roman boyunca akıyor.

Sabahattin Ali’yi Ben Öldürdüm Üzerinden

1- Olaylar, failden çok çevredeki sessizliği ortaya çıkarır. Suskunluk, çoğu zaman kendi başına bir karar ve güç göstergesidir. Bu romanda cinayetin kendisinden çok, etrafında kurulan sessiz mutabakat mı önemliydi?

Elbette. Sabahattin Ali cinayeti topluma mal olmuş, 77 yıldır konuşulan bir cinayet. Bir mutabakat cinayeti aynı zamanda. O sessizliği yırtmak ve hakikatin ortaya çıkarılabilmesi çabası, romanın odak konularından biri.

2– Bireyleri suçlamak kolaydır; asıl güç, yapının görünmeyen katmanlarındadır. Kurbanın kaderi, sistemin sınırlarında belirlenir. Fail meselesinin, bireyden çok yapıya işaret ettiğini söylemek doğru olur mu?

Evet. Mesele burada yapı. Fail yapının sadece bir uzantısı. Ancak faili tanımak aynı zamanda yapıyı da tanımak anlamına geliyor. Failin nasıl seçildiği, kim tarafından seçildiği, nasıl korunduğu hakikatin tanımı bu meselede.

3– Gerçeğe yaklaşan herkesin yolu, yalnızlıkla ve sınavlarla doludur. Bu yalnızlık, romanda bir tesadüf değil, bilinçli bir anlatım tercihtir. Bu kitabı, bir biyografi değil de bir yüzleşme denemesi olarak okumak mümkün mü?

Bir biyografik çalışma değil bu roman. Çekirdeğe, en derindeki hakikate ulaşma çabası, bu yolda verilen emek ve bir ifşa denemesi aynı zamanda. Roman tekniği açısından gerçekle kurgunun harmanlanmasının nedeni de bu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir