Bazı insanlar vardır. Uzaktan bakar, işlerini takip eder ve kendinize yakın hissedersiniz. Sonra bir gün tanıştığınızda da bu duygu sanki yıllardır tanışıyormuşsunuz hissiyatıyla devam eder. İşte Yiğit Abi ile tanıştığımızda, bende de böyle oldu. Aslında aramızda birkaç yaş var ama ben ona saygımdan ve sevgimden dolayı abi demeyi uygun görüyorum (bir de bizim nesil, okul yıllarında kendinden bir üst sınıfta okuyanlara da abi-abla derdi) Yiğit Güralp ile 2006 yılının son haftalarından birinde, bir alışveriş merkezinin sinema salonunda izlediğim “Sınav” filmi ile tanışmıştım. Sonrasında yazdığı Uzun Hikaye, yazarı ve yaratıcı yapımcısı olduğu Ayla filmleri, çakma Dawson Creek’den kurtararak 4 Urla’lı genç yarattığı Kavak Yelleri’nin ilk sezonu gibi çalışmalarını da takip ettim. En nihayetinde yollarımız 2022 yılının son günlerinde kesişti.
O dönem yazı aşamasında olan ikinci kitabı “Biraz Sert”in illüstrasyonlarını yapmamı teklif etti. Ben de dahil olmaktan büyük keyif aldım. Şimdilerde yeni kitapları ve Cumhuriyet gazetesinde yazılarıyla meşgul olan, sinemaya dair mesaisinde ise ser verip sır vermeden çalışan Yiğit Güralp’e, benim bu ilk röportaj denememde konuğum olmayı kabul ederek beni yine onurlandırdığı için sonsuz teşekkür ediyor ve sorularıma geçiyorum.
1- Yiğit Abi, ilk olarak mağazacılık ve müzik sektörü deneyimlerin var. Sonrasında seni yazmaya teşvik eden şey neydi? İlk filmin Sınav nasıl ortaya çıktı, bize bu süreci anlatır mısın?
Hobi olarak kendimi bildim bileli defterlere, hediye edilen ajandalara hep yazıyordum. Lisedeyken ailenin durumu parlak değildi, para da kazanmam gerekiyordu. Yazı ile nasıl para kazanılacağını bilmiyordum. Bu yüzden o saydığın kurumsal işlere girdim. Bunlar idealim olmadığı halde 12 yıl sürdü ve en alttan, üst düzey pozisyonlara terfi ettirildim. Askerlik de dahil hepsi beni 27 yaşıma getirdi. Müzik sektöründe yollar kaçınılmaz olarak yönetmen ve reklam yapımcıları ile kesişti. Oradaki tanışıklık ve sohbetlerde hikayelerim olduğu fark edildi. Bir GSM operatörü bir gençlik hikayesine yatırım yapmak istiyordu. O ortamda birileri senden bir halt olmaz filan dedi. Ben de gaza gelip bir gecede 3 gençlik hikayesi yazdım. Üçü de çok beğenildi. Biri “Sınav”dı. Ve üzerinden çoğunuzun bildiği 20 yıl geçti.
2- Öbür ikisi peki?
Onlar kaldı öyle. Belki bir gün diyelim. Aslında o ikisi dışında Sınav’ı da üçleme gibi düşünmüştüm. Sonra filmi hayata geçirdiğimiz ekipte bu işin yaratıcısı ben değilmişim, her şeyin dogması da onlardanmış, ben sanki arzuhalciymişim gibi bir refleks oluştu. Ben de bana müsaade dedim. Doğal olarak telif hakkı da bende. Peş peşe planladığımız bu filmlerin yapılmama sebebi de bu oldu. İnsanlığın doğasında bir de böyle bir çiğlik var. Oturup güzelce bir paylaşım yapalım, o paylaşımdan doğan bir süreklilik olsun, bu mümkün olmuyor. Şu “altın yumurtlayan kazı kesme” hikayesi var ya, o bir hikaye değil, o hayatın gerçeği. Tek başıma öne çıkayım kafası güzel olan her şeyi baltalıyor. Uzatmayayım şu kısmı okurlar için daha önemli olabilir, bugünkü Türkiye’ye bakınca ikinci Sınav’ı önümüzdeki yıllarda yapma zamanı artık geldi diye düşünüyorum. Ama sanıldığı gibi bir devam filmi olmayacak. İlki gibi kafası kırık bir film planlıyorum. O markaya ancak öyle bir devam filmi yakışır.
3- Bu anlattıklarınla hemen bağlamakta yarar var. Sınav’daki Mert karakteri ile ortak yönlerin var. Mesela o da sisteme kafa tutup, direk çalışma hayatına atılıyor. Aynısını Kavak Yelleri dizisinde Efe’de de görmüştük. Hatta hatırladığım kadarıyla Deniz’in onu uyardığı “oğlum bu ülkede üniversite okuyup askerlik yapmadan bir yol olamazsın” şeklinde bir repliği vardı. İçinde bulunduğumuz dönemde de üniversite okumaktansa çalışma hayatına atılmak daha avantajlı gibi sanki. Bu yoldan geçmiş biri olarak düşüncelerin neler?
Hani böyle ağzıyla alev yutan akrobatlar vardır. Gösteriyi yaparken “evde tek başınıza denemeyin” diye uyarırlar. Ben de o yoldan geçtim ama tutup da burada “arkadaşlar okula gitmeyin” falan diye bir tavsiye veremem. Okula gidilmeli. Ama okullar da gidilecek yerler olmalı. İçinde bizi oyalayan değil bizi geliştiren bizi uyutan değil bizi uyandıran bir dünya olmalı. 2026’da Sosyal Bilimler Fakültesine girmeyi planlıyorum mesela. 50 yaşımda da olsam böyle düşünüyorum. Özetle okula gitmemeyi övemem yani. Sınav’da da övmedim. Orada da filmin sonunda çalınan sorulara bakmayan çocuk başarılı oluyor. Ötekiler örekesini görüyor. Hayatım boyunca kolpalığı güzellemedim. Güzelleyenle de arama mesafe koyarım. Ayrıca şunu da söylemeliyim. Okul dışında bir yol çizdim ama kitaplarla bağımı koparmadım. Okul bitince plajda yılda bir kitap okuyan biri de değilim. Ömrüm okuyup, sorgulayıp, düşünüp çözümleyerek geçti.
4- Sınav senin hikayendi. Ayla bir hayat hikayesi, Uzun Hikaye edebiyat uyarlaması. Kendi yarattığın hikayelerle de uyarlamalarla da sinemamızda bir akım başlattığını düşünüyorum. Sen yazarken hangisinde kendini daha özgür hissediyorsun?
Kendimi özgür hissetmediğim bir şeyin altına adımı yazmam. Benim değildir o çünkü nesine yazayım. Her gelen şurası şöyle olsun demiştir. Ben de 20 yılın sonunda o kadar biliyorsanız siz yazın demekten yorulmuşumdur. Bu doğru değil ama istiyorsanız öyle olsun der bitirir veririm. O artık benim değildir. Yamalı bohçadır. Her kafadan bir sestir. Var böyle filmler, izlediniz, içinde güya ben varım ama adımı yazmam. Hepsi de utanılacak ölçüde başarısız olur bunların. Ben demiştim demenin de bir faydası olmadığı için gidip izlemiyorum bile bu filmleri. Sinema kollektif bir üretimdir. Bu yüzden film yapımında demokrasiye inanıyorum. Aklı başında bir öneriyi baş tacı ederim. Ama sinema herhangi birimizin boruyu tek başına öttüreceği bir yer değil. Bu bir senfoni. Hepimiz kendi nefesimizi güzel üfleyeceğiz. Ben özgürce kendi nefesimi üflediysem o uyarlama olmuş, özgün olmuş fark etmez. Hepsi seyircinin de benimsediği filmler oluyor.
5-Son dönemde sinema ve dizilerde inanılmaz bir nostalji furyası var. Ya eski serilere dönüşler ya da spin-offlar var. Hollywood Indiana Jones son film, Avengers ve IT: Welcome to Derry örneklerindeki gibi hikayelerde 60’lara dönüyor. Sinema kendini tekrar mı ediyor? Ya da bizim çok sevdiğimiz 80lerdeki kült filmleri Z kuşağına da empoze çabası mı? Mesela Cobra Kai bunun güzel bir örneğiydi bence. Hem biz, hem bizden önceki hem de Z kuşağını bir arada harmanlaması? Sence anlatılacak hikayeler mi bitti, yoksa başka bir biçim mi?
Bunun özeti çok basit. Kitap okuyan jenerasyonların ürettiği filmleri izliyorduk. Şimdi kitap okumayıp video ve reels izleyip kaydıran jenerasyonlarınkini izliyoruz. Fark bu. Okumadan olmaz. Sesli kitapla da olmaz. Gözle beyin koordinasyon kuracak. Anlam, kapınızdan içinize girecek, ayakta şöyle bir bakınıp nereye oturup nereye yerleşeceğinize bakacak, o esnada o anlam, hatıra ve deneyimlerinizle eşleşecek, o deneyimler içeri bakınan anlamı buyur edecek, gel seni böyle alalım diyecek. Anlam okuyarak kazanılır. Anlatım da iyi anlayanların işidir. İyi anlamayan neyi anlatacak. Anlatmak için önce anlamanız gerek. Anlayanların hikayeleri orijinaldi. Anlamayan, anlamaktan çok öyle ya da şöyle olduğunu zannedenlerin üretimlerini izliyoruz. Bu bir zan. Zan olan her şey rüştünü ispat ister. Çoğu ispat edemiyor, hep bundan oluyor.
– Günümüzde sinema sektörünü ve geleceğini nasıl görüyorsun? Yaratıcı yapımcı olarak bugün bir film yapmak yatırım tavsiyesi midir? Dijitale mi yoksa salona mı yani.
Geleceğin sinemasından falandan çok “abi yeni film yeni proje var mı?” sorusunun azalarak bitmesini istiyorum daha çok. Bu sorunun dünyadan bir haberlikle ilgili bir soru olduğunu düşünmeye başladım. Mesela en son ne zaman tam teşekküllü bir tatile gidebildiniz, hangi hayalinizi gerçekleştirebildiniz ki ben böyle bir ekonomik ortamda nasıl film yapayım. Bir de şöyle bir fikrim var filmini yapmayı düşünür müsünüz sorusu var. Yahu benim şirketimde kendime ait patentli 100’ün üzerinde fikrim var. Sen paradan haber ver kardeşim, eli yüzü düzgün bir film 2 ila 5 milyon dolar yapıyor. İstanbul karta 500 lira yüklemekte sıkıntı yaşanan dünyada hangi film ve neyle? Faizler bu kadar yüksekken kim 12 ay sonra geri dönüşü meçhul bir yatırıma bu paraları versin. Haliyle ucuz, osuruk filmcilik dönemi bu dönem. Ben de öyle filmci değilim bu yeterince anlaşılmadı mı acaba diyorum bazen bu soruları görünce. Sen bir mizahçı olduğun için biraz mizahla cevap vermek istedim, içimdeki Huysuz Virjin’i de çıkardığım bir sohbet oldu ama bunlar hiç konuşulmuyor, sayende konuşulmuş olsun. Geçende sevgili Feyyaz Yiğit’in bir konuşmasını gördüm. “Yeterince isterseniz olur diyenlere de uyuz oluyorum, yeterince istedik ve olmadığı zamanlar oldu” diyor. Çok doğru. Şu an dört dörtlük bir filmin yapılması yeterince isteyerek filan mümkün değil. Annemin bileziklerini falan da satarak yapamam kaldı ki annem bileziği olan bir insan değil. Tek altın bileziğim var okumak düşünmek yazmak 34 yıldır onunla geçinip ayakta kalmaya çalışıyorum. Finalde şunu söyleyeyim, daha amatör koşullarda, fikri dört dörtlük olan ama teknik altyapısı zayıf olan bir filmcilik düşünüyor muyum dersen evet düşünüyorum. Yapay zeka ve animasyonla ciddi düşünüyor musun dersen evet çok ciddi düşünüyorum. Dünya değişiyor değil, dünya değişti ama daha bizim insanımız konuya ayamadı. Canları sağ olsun. Zamanla görülür hepsi.
Şarkıdaki gibi: Hep sonradan, sonradan.
7- Gençlere tavsiye ya da destek olma hususunda neler söylemek istersin? Senaryo yazma heveslisi bir genç abi ben bunu yazdım diye kapına gelse ister misin mesela? Ya da nasıl olmalıdır bu süreç?
Önce şunu söyleyeyim ben kimseye bunu yazdım okur musunuz demedim, bana diyenleri de okumuyorum. Öte yandan bu bir kibirden çok hukuken de doğru değil. Okursun yarın biri çıkar şu beni okumuştu benden çalmış der. O yüzden de okunmaması gerek. Sen filmlerini nasıl yapıyorsun sorusunun da cevabı filmlerim zaten. Yapmışım zaten izle anla lütfen. Ben de Ertem Eğilmez ya da Chaplin’e, Spielberg’e DM atıp abi nasıl yapıyorsun diyemedim. İzledik, anladık ya da anlayamadık. Diğer soruna gelince, gençlere bir şey söylemenin bir faydası olduğuna inanmıyorum. Gençlere bir şey söyleme ihtiyacı gençlere faydalı olmaktan çok kendimizi tatminle ilgili bir şey gibi geliyor. Bu tuzağa düşüp de “en çok bana soracaksınız, saksı değilim ben” gibi delirmelerden giderek daha da çok kaçınıyorum. Arada kendimi o tonda yakalarsam kendime kızıyorum. Merak eden beni bulup soruyor. Verimli olan da bu. Bu yüzyıl onların yüzyılı. Ben geçen yüzyıl doğdum. Burada şu an misafirim. Gençler yaşar, görür, başarır ya da yıkılır, akılları çalışıyorsa bu yıkılmalardan da bir ders çıkarır herhalde diye düşünürüm. Çıkaramıyorlarsa da onların sorunudur. Bence 60 yaş üstü siyasetçilerde bu kafada olursa dünya daha güzel bir yer olur.
8- Son olarak, dünya sinema tarihinde keşke ben yazsaydım ya da dahil olabilseydim, birlikte
çalışabilseydim dediğin bir film-dizi var mı?
Bunu çok söyledim, hiç sektörel kıskançlığım yok. Beğendiğim bir eser izleyince bende daha çok oluşan duygu “kafası çalışan insanlar var, ne güzel, demek ki yalnız değiliz” oluyor. Mutlu oluyorum. Ben tekil fikirden çok sistem kıskanıyorum. En başta da anlattım ya bizde kolektivite yok, tek adam faşizmi var. Mutlu bir ekip, birlikte çalışıyor, birlikte üretiyor, bunun özlemini duyuyorum daha çok. Benim bu kadar az film üretmemde Türkiye’de bu ortamın olmaması ve ekiplerimiz içindeki tekil ihtirasların her güzel şeyi berbat etmesiyle ilgilidir. Bu anlamda Pixar Stüdyonun çalışma biçimi çok özendiğim bir dünya. Orada çaycı falan olsam mutlu olurum ben mesela. Ama çaycılık için iyi bir para almam lazım çünkü hayat çok pahalı.