Medya sanatı, sadece teknolojiyi kullanmak değil; aynı zamanda çağın duygusunu, ritmini ve karmaşıklığını görünür kılmak. Türkiye’de bu alanda ismi giderek daha fazla anılan Fuat Genç, üretimlerinde sinema, veri estetiği, yapay zekâ ve deneyim tasarımını bir araya getiriyor. Kimi zaman toplumsal bir kırılmayı, kimi zaman bireysel bir duygu durumunu veriler üzerinden yeniden kuran Genç, izleyiciyle hem görsel hem düşünsel bir temas kurmayı önemsiyor. Bu röportajda, onun yeni medya yolculuğunu, üretim biçimini ve dijital çağın sanatı nasıl dönüştürdüğüne dair düşüncelerini konuştuk.
Türkiye’de son 3 yılda yapay zekâ, sinema ve medya sanatları ekseninde ürettiği 4 farklı eseri sergileyen Fuat Genç, disiplinlerarası pratiğiyle özgün bir yaratım alanı kuruyor.
Medya sanatına yönelmenize sebep olan ilk kıvılcım neydi?
Küçüklükten beri film yönetmeni olma hayalim vardı. Çocukluktan beri yazdığım birden çok senaryom var. Hep bunları çekmenin hayaliyle büyüdüm. 2015 yılında sanat tarihi bölümünü bırakıp medya bölümü okumaya başladığımda reklam setlerine de girdim. Bir umut orada kamera tutmayı öğrenirim, oralardan yükselirim diye çoğu kişi gibi hayal ediyordum. Acı gerçeği setlere gidince öğrendim.
Setlerde size kamera bile taşıtmıyorlar. Kameraya dokunmak için bile bir torpil gerekiyor. Ben gittiğim reklam setlerinde insanların ayak bastığı bezleri yıkayan kişi görevindeydim. Oyuncular beyaz arkaplana basarken fon kirlenmesin diye bu bezle ayakkabılarını siliyorlar, ben de gidip onu yıkıyordum. Bu herhalde zamanla değişir diye düşündüm. Değişmedi ama.
Birkaç setten sonra bu şartlarda ilerleyemeyeceğimi düşünüp, bilgisayar başında, herhangi bir torpil olmadan kendi dünyalarımı yaratmanın yollarını aramaya koyuldum. O sırada Refik Anadol’u ve dijital sanat çalışmalarını keşfettim.
Dedim ki; “Ben bu sanat dalını öğrenmeli ve sinemayı bu eksende yorumlamalıyım.”

Sinema ve medya arasında kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Medya sanatını sinemanın arka kapısına açılan bir disiplin olarak görüyorum. Sinemanın kendisini icra etmek bir yana, sinemaya dair de anlatılacak çok hikaye olduğunu düşünüyorum. Geleneksel tasarım disiplinleriyle bu hikayeleri anlatmak çok mümkün olmuyor. Medya sanatı veya yaygın alt kümesiyle “dijital sanat” ve algoritmalar sayesinde sinemaya dair birçok özgün yaklaşım geliştirilebileceğine ve bambaşka hikayeler anlatılabileceğine inanıyorum.
Türkiye’de geçtiğimiz 3 yılda sinema ve medya sanatı ilişkisine dair 4 farklı eser sergiledim. Kimisinde Türk sinemasına dair ünlü sahneleri yağlı boya tablolara çevirdim, kimisinde klasik film afişleri üzerinden algoritmalarla hikayeler anlattım.
Bunların hiçbiri medya sanatının yaklaşımı ve elementleri olmadan olmazdı. Benim açımdan ayrılmaz bir ikili halindeler.

Veriyle çalışırken estetik ve etik açıdan nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?
Açık konuşmak gerekirse, kişisel çalışmalarımda bazı durumlarda “Önce yap, sonra düşün” mantığı ile hareket ediyorum. Sinema tarihi 100 küsür yıllık bir külliyat, buna dair bütün verileri tek çatı altında lisanslı bir şekilde toplamak mümkün değil. Ben de bu eserleri bir akademik araştırma noktasında üretiyorum. Yapay zeka ve algoritmalarla hangi sınırları keşfedebileceğimizi inceliyorum.
Örneğin “Yapay Zeka Film Tabloları” eserimde Nuri Bilge Ceylan, Metin Erksan, Mustafa Kara, Lütfi Ömer Akad gibi kimisi yaşayan kimisi de vefat etmiş farklı yönetmenlerin film sahnelerini yağlı boya tablolara dönüştürmüştüm. Ankara’da 9 günlüğüne Kültür Turizm Bakanlığı bünyesinde sergiledik, neticede kamuya açık ticari olmayan kişisel bir çalışmaydı.
Bu kişilere veya aile üyelerine ulaşmak kolay değil, o yüzden risk alıp sonucu görmek istedim. Neticesinde sevgili Mustafa Kara kendi ulaşıp çalışmayı çok beğendiğini söyledi mesela. Sonrasında Ebru Ceylan da sosyal medya paylaşımlarını beğendi ve peşine de Nuri Bilge hocanın da beğendiğini öğrendim. Güzel ve heyecanlı bir süreçti.
Bu tip durumlarda zihniyetim aklıma gelen bir fikri uygulamak, ancak ticari bir duruma girmemek ve çalışmalarına dair verileri kullandığım kişileri mağdur etmemek. Mesela bu seriyi bir NFT serisi yapıp satışa koysaydım büyük bir etik sorun olurdu, ancak bu şekilde Türk filmlerini birçok Ankara yerlisi rönesans tablosu formunda deneyimlemiş oldu, hem de sektördeki ustalara da yapay zeka konusunda bir fikir vermis olduk.
Öte yandan İBB Deneyim Merkezi’ne yaptığım çalışmalarda baştan sona lisanslı AI yazılımları ve açık kaynak veri kullanıyorum. Orası ticari bir müze olduğu ve biletli satış yapıldığı için daha hassas davrandığım bir ortam oluyor.

“Renaissance Massacre” projesinin ortaya çıkış sürecini ve sizin için anlamını anlatır mısınız?
Bu benim içimde yara kalan bir çalışma aslında. Türk dijital sanat dünyasında politik bir eser üretilmediği için sinirlendiğim bir dönemdi. Son 20 yılda kadın cinayetleri, kanser hastası Dilek’in kamera karşısındaki isyanı, 2015 civarlarında patlayan bombalar, yaşanan kaoslar hepimizde unutulmayacak izler bıraktı. Bu dönemde canı yanan insanların hatırası için bir eser üretmek istedim.
Emine Bulut, Aleyna Çakır gibi cinayete kurban giden kadınların, bir bakan tarafından dilenci muamelesi gören kanser hastası Dilek Özçelik’in, İstanbul ve Ankara patlamalarının ses verilerini kullanarak Peter Paul Rubens’in en sevdiğim, iyiyle kötünün mücadelesini anlatan tablosuyla birleştirdim. Bunu da 3 boyutlu bir simülasyon ve video enstalasyonuyla birleştirdim.
Ne yazık ki o dönem sektörde güçlü olan küratörler politik olmaktan korkuyorlardı ve çok ufak bir festivalde “sansürlü” biçimde sergilenmesi haricinde hiçbir yerde sergileyemedim bu çalışmayı.
İleride bir gün daha özgür günlerimizde bu eseri hakkıyla sergilemek istiyorum.
Yapay zekâyı kendi üretim pratiğinizde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Yapay zekayı üretim aşamasında destekleyici bir araç olarak görüyorum. Eserin merkezine koyduğum şey yapay zekanın sinemaya dair bir ögeyi nasıl algıladığı veya nasıl yorumladığı biri daha felsefi ve yorumlamaya açık soyut bakışlar oluyor. Somut kısımda ise yapay zeka araçlarını kullandığım diğer 2D veya 3D yazılımlar gibi bir araç olarak görüyorum.
Bence yapay zekayı kullanarak “sanat” yapıyor olduğunu iddia eden insanlar bu farkı kaçırıyor. Algoritmayı kullanarak çok kolay şekilde bir animasyon üretmek yerine o algoritma üzerine sorular sordurtmak, felsefi arayışlara girmek ve akademik makalelere bile girebilecek çalışmalar yapmak kıymetli bir uğraş olur bana göre. Sanatçı sırtını algoritmaya dayamamalı, algoritmayı kullanarak yeni sorular sormalı, yeni tartışmalar başlatmalı.

Medya sanatı işlerinde izleyici deneyimi sizin için ne ifade ediyor?
Çok şey. Çünkü bizim aslında izleyiciye baştan aşağıya sunduğumuz şey bir deneyim. Immersive yani kapsayıcı olsa da böyle, etkileşimli bir ekran olsa da böyle, büyük bir binanın dış yüzeyine mapping yapsak da bu böyle. En önemli şey de zaten o izleyiciden gelen tepki, onlara nitelikli bir deneyim yaşatabilmek çok önemli.
2021 yılında 10 Kasım için Galata Kulesi’ne bir mapping işi yapmıştık eski ekibim Awesome Bros ile. Bu iş o sene çok beğenildi, halktan baya paylaşan oldu ve bakanlık tepkilerden sonra o çalışmayı kulede kalıcı hale getirdi. Artık her sene 10 Kasım’da bizim Atatürk’ü anmak için yaptığımız çalışmamız sergileniyor kulede. Bu çok kıymetli bir dönüş mesela. O yüzden izleyicide kalıcı iz bırakacak çalışmalar yapmak gerek.
Türkiye’de medya sanatının mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hem akademik anlamda hem sektörel anlamda Türk dijital sanat piyasasında büyük problemler mevcut. Evet 5 sene önceye göre bir miktar daha iyiyiz, yeni yatırımcılar pazara giriyor, yeni küratörler çıkıyor, LED ekran ve Teknik altyapıya daha bir erişebilir haldeyiz ancak büyük pencereden bakınca sıkıntılar yerli yerinde duruyor.
Sektörde en ismi olan akademisyenler ve sosyal medya “filozofları”, inanılmaz bir torpil çemberinin içinde. Kendi networklerinde olmayan herhangi bir sanatçıyı herhangi bir sergiye, projeye almadıkları gibi, alttan gelen genç sanatçıların da önünü tıkıyorlar. Hep aynı isimlerin ve aynı sanatçıların dönüp dolaştığı çöplük gibi bir ortam oluştu bu yüzden. Biz bunu kendi aramızda kırmaya çalışıyoruz.
Onun haricinde sanatçılara devlet tarafından büyük teşvikler verilmesi gerekiyor. Biz dijital sanatta dünya lideri bir ülkeyiz ancak iç piyasada altyapı maliyetleri konusunda hala yeterli destek sağlanmıyor. Sanatçılara altyapı desteği ve proje destekleri büyük çapta bir teşvik pakediyle verilmeli, bunun için de TOBB bünyesinde uğraşan arkadaşlarımız mevcut. Umarım ileride sonuç alınır.
Disiplinler arası projelerinizde hangi uzmanlıklarla çalışmayı tercih ediyorsunuz?
Bu projeden projeye değişiyor aslında. Aslen 3D Generalist’im, yani 3D animasyon dünyasıyla alakalı her şey uzmanlık alanım. Ancak kişisel projelerimde 2D grafik tasarım, gerçek zamanlı kod bazlı generatif üretimler, pek tabi ki sinema gibi birçok farklı disiplinden besleniyorum.
Mezuniyet projem için aylarca EEG ve beyin üzerine çalışmıştım mesela, projeye nörolojiyi de dahil etmiştim. Yeri geliyor tarihçilerle, çevre bilimcilerle, yeri geliyor biyologlarla da çalışabiliyoruz projelerimiz için. Bazen kendi bildiklerinizle bir şey üretirken, bazen de alanında uzmanlarla iş birliği yaptığınız projeler oluyor.

Teknolojik dönüşümün sanatın geleceğini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
İki fikrim var bu konu hakkında. Birincisi ileri dönemlerde artık çoğu sanatçının kendine ait Iron Man filmindeki gibi kişisel bir Jarvis’i olacağına inanıyorum. Özellikle benim alanımdaki sanatçıların, 3D artistlerin, sinema sektöründekilerin ileriki dönemlerde daha da akıllı AI sistemleriyle ortak bir çalışma alanı kullanacağına inanıyorum. Sanatçılar bir noktaya kadar kendileri üretim yaparken, bir noktada konuşarak verdikleri komutlarla eserlerin en azından temelini önden yapay zekaya yaptırıyor olacak.
İkincisi ise yapay zeka o kadar çabuk şekilde son kullanıcıya indi ki, bu da ileriki dönemde geleneksel yöntemlerle eser üreten sanatçıların daha da saygı gören bir konumda olmasını sağlayacak. Özellikle resim, heykel, performans gibi alanlarda faaliyet gösteren sanatçılar ön plana çıkabilecek çünkü sabahtan akşama kadar sosyal medya akışımız bile o kadar yapay zeka içeriği dolmuş halde ki, insanlar insan üretimi eserlere duygusal olarak daha da bağlanıyor olacak. Yani teknolojik anlamda işler daha kolaylaşırken, tembelleşip kendini geliştirmeyen kişilerin kalabalıklar arasında kaybolduğuna da şahit olacağız.
Üretim pratiğinizde şu anda sizi en çok heyecanlandıran proje nedir?
Şu an Türk sinemasıyla alakalı iki ayrı proje üzerinde çalışıyorum. İkisi de dünyada benzeri yapılmamış ve ülkemiz sinema tarihi adına bir külliyat oluşturma niteliği de taşıyan çalışmalar. Totem yapan bir insan olduğumdan tam bitmeden ne olduklarından bahsetmeyeceğim ancak beni son 2-3 yıldır en heyecanlandıran projelerim desem abartı olmaz.
Multidisipliner medya sanatları alanında çalışmak isteyen genç sanatçılara hangi yolları önerirsiniz?
Hikaye anlatmak en önemli şey. Anlatacak hikayeleri en baştan düzgün seçmeleri lazım. Çok fazla tekniğe gömülüyorlar. Hangi yazılımı öğrendiğin önemli değil, anlatacağın hikayeye en uygun yazılımı öğrenmen önemli.
Yapay zeka hype’ını görüp panik olmasınlar, mutlaka bir alanda( 2D/3D/Real Time/Coding) kendilerini geliştirsinler. “Know-how” dediğimiz olgu hayatta her zaman kazandırır.
Bir de çekingen olmasınlar, sert bir piyasa var. Sergiler için, projelerine fon/destek için, staj veya tam zamanlı işler için milleti darlasınlar. Bir mail atıp geçmekle network yapılmaz. Etkinliklere gitsinler, ofislere çat kapı gitsinler, sergi açılışlarını kaçırmasınlar. Konu iş güç oldu mu insanları darlamanın utanılacak bir şey olmadığını anlamaları lazım.
Şu an İBB Dijital Deneyim Merkezi’nde sergilenen eserim ne anlatıyor?
İBB Dijital Deneyim Merkezi’nde mart sonu itibariyle kapılarını ziyarete açan “Düşler Zamanı : Japonya” sergisi için Japon sinema tarihine dair çok özel bir çalışma yaptım. “Sinematik Rüyalar: Wabi Sabi” adlı eserim, algoritmaların Japon sinemasını ne derece taklit edebileceğini ve bu taklidi kendisinin ne derece anlamlandırabileceğini sorgulayan bir çalışma aslında.
Üç ayrı ekrana yaydığım çalışmanın bir ekranında algoritma tarafından oluşturulan, Japon sinema tarihinin renk paletine dair bir simülasyon görüyoruz. Hangi yönetmenler hangi paleti daha çok kullanmış buna dair de bilgilerin yer aldığı keyifli bir simülasyon bu.
Diğer iki ekranın birinde ise algoritmanın Masaki Kobayashi, Akira Kurosawa, Seijun Suzuki gibi büyük Japon yönetmenlerin film sahnelerini nasıl taklit ettiğini izlerken, tam karşısındaki ekranda ise bize gösterdiği sahneyi kendisinin nasıl algıladığına dair dijital rüya sekanslarına tanık oluyoruz. İki ekranı birbirine eşleyen deneysel bir enstalasyon oldu.
Wabi – Sabi ismi zaten Japon felsefesindeki “Eksik ve kusurlu olanın güzelliği” anlayışından geliyor. Ben de bu çalışma kapsamında yapay zekanın o kusurlu ve plastik taklitlerindeki çabanın ve uğraşın güzelliğini yüceltebilir miyiz, bunu irdelemek istedim.
