Gülten Taranç, “Dedemin Evi” belgeselinde üç kuşağın göç hikâyesini ev metaforu üzerinden anlatıyor: “Benim için hayat bir yolculuk ve sonunda insan bir şekilde evine dönüyor.”

“Dedemin Evi” fikri nasıl doğdu? Bu belgeseli yapmaya sizi iten kişisel motivasyon neydi?


Biz de Balkan göçmeniyiz. Ailemiz Balkan Harbi döneminde Türkiye’ye göç etmiş; hem anne tarafım hem de baba tarafım Balkan kökenli. Buğçe Çalışkan ile İzmir Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali’nde birlikte çalışıyoruz. Hikâyesini anlattığında bunun bir kitap olacağından bahsetti, ancak İskeçe’yi o kadar güzel anlattı ki çok etkilendim ve merak ettim. Bu hikâyenin bir belgesele dönüşebileceğinden söz ettim ve Kültür Bakanlığı’na başvuruda bulunduk. Fon çıkar çıkmaz çekimler için yola çıktık.
En büyük motivasyonumuz, Balkan göçmenlerine genellikle çok romantik bakılmasıydı. Oysa olaylar bizim bildiğimizden çok farklı gelişmiş; biz sadece küçük bir kısmını görebiliyormuşuz. Gerçeği açığa çıkarmak istedik.


Filmde “ev” bir mekândan çok bir duygu gibi. Sizin için “ev” neyi temsil ediyor?


Benim için hayat bir yolculuk ve sonunda insan bir şekilde evine dönüyor. O ev de benim için İzmir.


“Yunanistan ve Türkiye’nin coğrafyası arasındaki benzerlik sadece coğrafyada değil, insanlarda da hissediliyor.”


Göç, kimlik ve aidiyet temalarını anlatırken nasıl bir görsel dil kurdunuz?


Özellikle kullandığımız yol ve drone görüntüleriyle izleyiciyi Yunanistan’a, Türkiye’ye ve Bulgaristan’a götürmek istedik. Yunanistan ve Türkiye’nin coğrafyası inanılmaz derecede birbirine benziyor; bu benzerlik sadece coğrafyada değil, insanlarda da hissediliyor. Çekimleri sanki Türkiye’de yapıyormuşuz gibi geldi.
Ayrıca Buğçe’nin duygu durumlarını yansıtan yakın planlara ve dinleyicilerin tepkilerine sıkça yer verdik. Filmin sonunda ise diğer yönetmenimiz Ragıp Taranç’ın 1989 yılında çektiği Kapıkule 1989 belgeselinden bir bölüme yer verdik. Arşiv görüntüsü kullanmak yerine bu belgeselden sahneleri bağlamayı tercih ettik.

Dede, baba ve sizin hikâyeniz arasında ortak bir duygu var mıydı?


Balkan olmak, o kültürü ve geleneği yaşatmak ortak bir duyguydu. Yabancısı olduğum bir kültür değil. Balkan göçmenleri daha sıcak kanlı, daha naif insanlardır; herkesin anlatacak inanılmaz hikâyeleri vardır.


“Müzikleri, hikâyeyi yönlendirmek yerine filmi akışta tutacak biçimde kullandık.”


Müzikler filmi derinleştiriyor. Ses ile görüntü arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?


Babam ve ben bu konuda çok şanslıyız; çünkü annem Berrak Taranç, biz sete çıkmadan önce film için müzikleri hazırlar. Biz ona hikâyeyi, duygusunu, renklerini anlatırız; o da bize birçok ezgi sunar. Bu kadar güzel ezgiler arasından seçim yapmakta zorlanırız.
Müzikleri, hikâyeyi yönlendirmek yerine filmi akışta tutacak biçimde kullandık. Diyalogların altına müzik yerleştirmektense, mekân geçişlerini birbirine bağlamak amacıyla tercih ettik. Elbette ezgilerin çalımında Tapani Orkestrası ve Türk müziği çalgılarını kullandık.


Ragıp Taranç ile yönetmenliği paylaşmak süreci nasıl etkiledi?


Açıkçası hem 1974’te hem de 1989’da henüz hayatta olmadığım için babam Ragıp Taranç ile çalışmak büyük bir avantajdı. Ne kadar araştırırsanız araştırın, bir dönemi yaşamış birinin bilgisi hiçbir şeyle yer değiştiremez. Özellikle 1989 Bulgaristan göçü konusundaki hâkimiyeti, hikâyeyi tasarlarken ve izleyiciye tarafsız bir biçimde aktarmamızda bize büyük katkı sağladı.


“İskeçe’de hâlâ bu kadar fazla Türk nüfusunun yaşadığını görmek beni çok şaşırttı.”


Çekimlerde sizi en çok etkileyen an neydi?


Sanırım İskeçe’de hâlâ bu kadar fazla Türk nüfusunun yaşadığını görmek beni çok şaşırttı. Orada yaşayanlar bir anlamda “arafta” gibiler. Aileleri farklı ülkelere dağılmış olsa da yılın belli dönemlerinde bir araya geliyorlar. Biz büyük şehirlerde çekirdek aile dışındaki akrabalarımızla ne kadar iletişim hâlindeyiz bilmiyorum ama onların kadar olmadığını biliyorum.


Film birçok festivalde ilgi gördü. Sizce neden bu kadar yankı buldu?


Farklı dönemlerde ve farklı ülkelerde yaşanmış iki göçün aynı filmde anlatılması insanları etkiledi. Göç çok evrensel bir konu; insanlar doğdukları topraklardan ayrılmaya hâlâ devam ediyor.


Türkiye’de bağımsız belgesel üretmek sizce bugün ne ifade ediyor?


Bence belgesellerin “yaratıcı belgesel” formuna dönüşmesi, türü sıkıştığı yerden kurtardı. Artan film maliyetleriyle birlikte bugün birçok uzun metraj yönetmeni belgesel ya da hibrit anlatıyı tercih ediyor; çünkü bu alan hem daha özgür hem de daha kişisel bir ifade biçimi sunuyor.


“Dedemin Evi” sonrası hangi hikâyeleri anlatmak istiyorsunuz?


Şu sıralar annem, müzikolog ve besteci Berrak Taranç’ın yaşam öyküsünü anlatan Rayların Melodisi adlı belgesel üzerinde çalışıyorum. Annem, çocukluğunu tren istasyonlarında ve lojmanlarda geçirmiş bir demiryolcu kızı.
Film, onun müzikle iç içe geçmiş hayatını, demiryolları ve doğadan aldığı ilhamı nasıl bestelerine dönüştürdüğünü ve demiryollarının kültürel mirasını merkeze alıyor.
Bir yandan da, üç kuşaktır demiryollarıyla bağı olan bir ailenin hikâyesi üzerinden Türkiye’nin demiryolu tarihine ve kolektif hafızasına uzanan bir yolculuğa dönüşüyor.
Bu projeyi önümüzdeki yıl tamamlayıp hem ulusal hem de uluslararası festivallerde izleyiciyle buluşturmayı hedefliyoruz. Ayrıca, İzmir Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali’nin 9. edisyonu için hazırlıklarımız da tüm hızıyla devam ediyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir