Moda sinemasıyla kısa film disiplinini (Moda ve sinema disiplinini bir araya getiren naçizane bence daha doğru bir tanımlama olur. Çünkü moda film festivallerinde uzun metraj nadir görülür, genel tanımlama ile kısa film formatında üretim şekli görürüz. Sebebi ise; x moda markası her daim kısa film formatında üretim talebinde bulunur. Örnek olarak Saint Laurent markası Gaspar Noe’ye 2020 yılında Summer Of ’21 adıyla üretim yaptırması, Chanel’in Sofia Coppola’ya ya da Prada’nın Roman Polanski’ye çektirmesi gibi. Bunlar hep kısa metraj üretim formatları ve celebrity yönetmenler.) bir araya getiren Antonio, hem yönetmen kimliğiyle hem de organize ettiği film festivalleriyle yeni bir görsel dil arayışının peşinde.
Moda filmindeki estetik arayışı, çoğu zaman hızlı tüketime hizmet eden bir görsel gösteriş olarak görülür. Oysa Antonio (Şükrü Özçevik), bu algıyı tersine çeviren yönetmenlerden biri. Moda tasarımını bir hikâyenin parçasına dönüştüren, kısa film disiplinindeki ritmi ve duyguyu moda sinemasına taşıyan Antonio, aynı zamanda bağımsız film ekosistemine katkı sağlayan bir festival organizatörü. Hem ekranın önünde hem de arkasında kurduğu dünya, modanın “yansıtılan” değil “okunan” bir dile dönüşebileceğini kanıtlıyor. Bu söyleşi, onun sinema estetiğine, kreatif kimliğine ve Türkiye’de gelişmekte olan moda filmi kültürüne dair derin bir okuma sunuyor.
Moda filmlerine yönelme sürecinde seni cezbeden ilk kıvılcım neydi? Bu alanı sinemanın diğer türlerinden ayıran temel çekim gücü sence ne?
Aslında arka planı biraz geçmişe dayanan bir durum. Geçmişte 3 yıl İstanbul’da yaşadım ve o dönem ki kız arkadaşım profesyonel olarak modellik yapıyordu. Onun moda fotoğrafçısı çevresiyle zamanla arkadaş olma, sosyalleşme ve işin mutfağını görmeye başlama deneyimlerim oldu. Tek bir karede; gerek kostüm gerek dekor gerek saç ve makyaj bütün bir konsept olarak yepyeni bir dünya yaratmaları beni büyülemişti. 2015 yılında düzenlenen; Fashion Film Festival İstanbul’u görüp, oradaki filmleri izleyince tek bir karede yaratılan o büyüleyici dünyadan daha da büyük ve etkilendiğim yeni bir dünyaya ışınlanmış olup, ilk kıvılcım orada yandı ve bu festivali İzmir’de benim yapmam gerekir demiştim.
Sinema bana anlatma, bana göster sanatıdır. Diyaloğun az olduğu bu üretim türü sizi, tam olarak göstergebilime çeker ve bu anlamda hikaye ile plastiğinin bütünleşmesine ve işin plastiği anlamında en üst seviyelerine ulaşılmasına sizi zorlar. Bu sizi sinemanın temeli olan, göstergebilime götürdüğü için bu anlamda cezbedici hale gelir. Hikayenin duygusunu, ses anlamında müzikle anlatmayı seven sinemacı içinde ayrı bir çekimi vardır.
Moda filmlerinde duygu, kıyafet ve karakter üçgenini nasıl kuruyorsun? Bir hikâyeyi giysiden mi, insandan mı, yoksa atmosferden mi başlatırsın?
İstanbul Moda Akademisi’nde düzenlenen, “Karakter ve Psikolojiye Göre Giyim” adıyla bir eğitim programına katılmıştım. Bir moda filmini doğru kurabilmek ve markayı doğru anlamak adına aldığım bu eğitim, bir markanın DNA’sını, arketipini, Jung karakter analizlerini, kostümde kullanılan renk paletinden, aksesuar şekline kadar hangi tip karakteri yansıttığını okumama yardımcı olan bir eğitimdi. Aldığım bu eğitimle, önce markanın yarattığı kadını ve erkeği kim? Markanın arketipi ne? Markanın DNA’sını, kodlarını analiz etmeye çalışır. Sonra anlatılmak istenen hikaye ve bu hikayenin marka ile bütünleşeceği mekan, markanın duygusunu bir müzik anlatsa, hangisi gibi sorular ile devam ederek tüm doneleri aldıktan sonra moda filmini yaratmaya başlarım.
Kısa film geçmişin, moda filmi estetiğini nasıl şekillendirdi? Anlatı ritmi, renk kullanımı ve kadraj seçimlerinde kısa filmin disiplininin etkilerini nasıl görüyorsun?
Kısa filmde, kurmaca türünde üretimler yapmış biri olarak. Hikaye anlatımında kamera ölçekleri, biçimde oluşturduğum anlam, moda filmi biçim diline de yansıdı. Bu yüzden kamera biçimi anlamında, yer yer yansımaları görüyorum. Filmde, color correction anlamında da ayrı bir dil yaratmayı seven biriydim. Bunu moda filmi türü üretimlerimde de görüyorum. İlk yolculuğa moda filmi türüyle başlayıp salt bu alanda kalanlara göre, kurmaca anlatı kısa filmiyle yolculuğa başlayıp bu alanda üretimler yapan bir sinemacının anlatım dilinde daha avantajlı olduğunu gözlemliyorum.
Moda filmi üretiminde markayla/tasarımcıyla kurulan ilişki belirleyici oluyor. Sen bir tasarımı sinema diline aktarırken en kritik anı nerede yaşarsın?
Marka ya da tasarımcıyla zihinsel olarak ortak paydada anlaşıp, set sonrası post prodüksiyonda ortaya çıkan kritik an.
Görsel estetik anlamında seni besleyen yönetmenler, fotoğrafçılar veya sanatçılar kimler? Antonio’nun “imza” dediğin bir renk veya ışık tercihi var mı?
Yönetmen aslında çok var ama başta gelenleri sayayım. Ferzan Özpetek, Krzysztof Kieślowski, Pedro Almodóvar, David Lynch, Federico Fellini, Christopher Nolan, Stanley Kubrick. Fotoğrafçı olarak; Mario Testino, Nick Knight, Patrick Demarchelier, Annie Leibovitz, Ellen von Unwerth, Steven Meisel, David LaChapelle, Steven Klein. Sanatçı olarak; Andy Warhol, Joseph Beuys, Caravaggio, Leonardo Da Vinci, Pablo Picasso, Rembrandt, Claude Monet, Edgar Degas, Michelangelo, Salvador Dalí, Roberto Ferri, Harif Guzman.
Model seçiminde yüz çok şey söyler. Sen bir modeli oyuncuya dönüştüren şeyi ne olarak görüyorsun? Yüzün hikâye anlatma kapasitesini nasıl okursun?
Hikayenin duygu durumunu algılayıp; yüz ifadesi, jest ve mimikler. Bunun yanında beden dili. Ancak ben son çektiğim “Synthesis” filminde yaptığım gibi mümkünse. Artık oyuncular model gibi olduğu için model gibi oyuncular ile çalışmayı tercih ederim. Hem kostümü taşısın hem duyguyu yansıtsın. Diğeri, duyguyu yansıtamıyorsa çok mış duruyor. Bu da duygu bütünlüğünü bozuyor.
Kısa film ile moda filmi üretimi arasında yönetmen açısından nasıl bir zihinsel geçiş bulunuyor? Hangisi seni daha çok sınıyor, hangisi daha çok özgürleştiriyor?
Kurmaca kısa ya da uzunu bir çerçevesi var ve onun içinde oyun alanın. Moda filmi de tasarımcı ya da marka, ticari kaygısı ile yönetmenin sanatsal kaygısı var orada da bir çerçeve var. Ancak ben, bana anlatma göster tarafını daha çok sevdiğim için göstergebilimi, metaforları, marka arketiplerini oluşturmayı, yeri geldiğinde sese yeri geldiğinde görüntüye göre kurgu yaratmayı sevdiğim için ve yer yer “Synthesis” filmim gibi deneysel türe yaklaşabildiğim için moda filmi bana göre daha özgürleştiriyor.
Bir film festivali organize eden yönetmen olarak, Türkiye’de kısa film ekosisteminin güncel durumunu nasıl değerlendiriyorsun? Bağımsız sinemacı için bugün ortam daha mı destekleyici, daha mı zorlu?
Festival aşamasında geleneksel yöntem olan, tamamen bir belediyenin organize ettiği festival üretimi yanında nicelik olarak bağımsız model ile yaşama geçirilen bir çok festivalde izlemeye başladım. Bu anlamda çok seviniyor ve ekosistem giderek farklı modellerle farklı kitlelere de hitap eden alanlar yaratılmaya başlandı.
Bence her dönem bağımsız sinemacı zorlandı ya da desteklendi. Şimdi de bir bağımsız sinemacı ne kadar bir bağımsız sinemacı orası da ayrı bir tartışma konusu bence.
Moda filmi üretimi Türkiye’de hangi noktada duruyor? Dünya ile karşılaştırdığında teknik, estetik ve prodüksiyon kültürü açısından nasıl bir tablo görüyorsun?
Sosyal medyanın popülerleşmesi ve sosyal medya içeriğinin önemli hale gelişiyle x markalar burada görünür olmak için yatay ya da dikey kadraj üretimleri artırmaya başladı. Böylece önce video sonra film ve moda filmi kavramı giderek artmaya başladı. Yeni 11. düzenlenmiş olan Fashion Film Festival İstanbul’un üretimi görünür kılma, böylece üretim anlamında cezbedici hale gelme aşamasında alan yaratmasıyla ivme kazanıyoruz.
Salt moda filmi spesifikliğinde değilde, genel kısa film anlamında da bakarsak Türkiye iyiye gidiyor. Ama özellikle prodüksiyon anlamında henüz global ölçüde değiliz. Bu da teknik olarak farklı işleyiş ile üretmeye çalışıp, estetiği farklı anlamda kazanmaya çalışıyoruz demek.
Sosyal medya çağında izleme biçimleri radikal biçimde değişti. Dikey video, hız ve “ilk saniyede yakalama” baskısı moda filmlerinde senin estetik kararlarını etkiliyor mu?
Aslında moda filmi türü, kısa film formatı olduğu için kısa sürede anlatım tekniğinden dolayı, genel temeli izleyiciyi yakalaması, ritmi doğru şekilde kurması ve hikaye anlatıcılığını bu doğrultuda oluşturmasıydı. Bu yüzden kararlarımı etkilemedi.
Hem yönetmen hem festival organizatörü olarak, izleyicinin kısa filme ve moda filmine bakışını nasıl yorumluyorsun? İki tür arasında algısal bir fark var mı?
Moda filmi özellikle Türkiye’de reklam filmi ile karıştırıldığı için ilk algı bir hikayesi olmayan, salt estetik görseller izleyip ayrılacakları bir tür olarak düşünülüyor. Kısa filmde ise uzun yıllar öğrenci filmi olarak kodlandığı için; düşük bütçeli, düşük prodüksiyonlu, amatör bir şekilde, bir şeyler yapamaya çalışan öğrencilerin yapımları olarak bir algıyla katıldılar. Ancak artık bir çok uzun metrajdan daha iyi, daha his dolu ve daha güçlü anlatı yapısına sahip yapımlar izliyorlar ve bu algı son yıllarda dijital platformların bölüm dizilerinin kısa sürede iyi duygu yaşatmasından dolayı farklı bir yöntemle de kısa üretimi daha olumlu bakış açısına yönlendirdi.
İki tür arasında da kesinlikle algısal olarak fark var. Öncelikle bir çok kişi moda filmi türünü bilmiyor ve duymadı. İzleme deneyimi de çok az. Bu yüzden, ben dahil 7 kurucu üye güçlerimizi birleştirerek Türkiye’de ilk ve tek Moda Filmleri Derneği adıyla dernek kurduk. Bu dernek 2025 Şubat ayında, Burçak Çorlu ile yaptığımız “İzmir Fashion Film Days” sonrası izleyicilerden aldığımız bir çok olumlu geri dönüş ve katılımcı sayısı talebiyle doğdu. Derneği ben, Burçak Çorlu, Jeyan Gedik, Sena Binici, Murat Mert Özatağ, Mehmet Selahattin Timur ve Mihdi Tok kurucu üyeler olarak güçlerimizi birleştirerek oluşturduk. Üyelerimizle birlikte ilk etkinliğimizi Türkiye’de ilk kez, Kıbrıs’ın Limasol şehrinde düzenlenen Cyprus Fashion Film Festival gösterim seçkisini İzmir’e getirerek yaptık. Daha bir çok etkinlik yapmaya da devam edip bu tür ile ilgili daha fazla görünürlük, daha fazla bilinç ve etkileşim yaratmak hatta üretimi teşvik etmek istiyoruz.
Çekim sürecinde seni en çok zorlayan bir an veya sahne oldu mu? Bu deneyim sinemasal yaklaşımını değiştirdi mi?
Filmlerimde bir çok an ve sahne beni zorladı. Kurmaca filmlerim daha çok gettolarda geçtiği için oralarda film çekim kültürü alışkın olunmayan bir yer. Sinemacının insan ilişkisinin ve diplomasi yürütmesinin zorlandığı anlarla dolu olan bir yer. Hem sinemasal hem de insani yaklaşımını değiştiriyor aslında. “Synthesis” filmimde şubat ayında Çeşme’de Ayios Haralambos Kilise’sinde, ayakları, bacakları çıplak olan dansçıları da bedenlerini sakatlamadan sıcak tutmaya çalışma anı bile insani yaklaşımı insana öğretiyor. Bu yüzden bir sette bir sahne çekme isteği aslında insana, okulda öğretilemeyecek derslerle dolu olduğunu ve deneyimin ne kadar öğretici bir şey olduğunu hatırlarak öğretiyor.
Moda filmlerinin geleceğini nasıl görüyorsun? Önümüzdeki birkaç yılda hikâye anlatımı ve estetik açısından ne tür dönüşümler bekliyorsun?
İvme kazanarak nicelik ve nitelik olarak artarak yükselecek.
Hem sinemacıya bağlı olarak, ai teknolojisininde daha ulaşılabilir, daha anlaşılabilir hale gelişiyle üretim şeklinde biçim ve içerik olarak çok daha öznellik göreceğiz. Bu ai hem klasik üretimi etkileyecek hem ai da klasik üretimden etkilenecek. Giderek daha deneysel bir yerden ilerleyerek hem de hikayeciliğin temeliyle daha farklı yapımlar göreceğimizi düşünüyorum.
Son olarak, hem kısa film hem moda filmi üretmek isteyen genç yönetmenlere ne önerirsin? Set, estetik ve iş birliği açısından en temel tavsiyen ne olur?
Bedenlerini ve ruhlarını bir arada tutmaya çalışsınlar. Biri diğerinin önüne geçmesin. Bunun içinde dışa dönük bir şekilde rüya görmektense, içlerine dönerek uyanık bir şekilde yaşasınlar. İçlerine; dışarıdaki manipülasyondan bağımsız şekilde kendileri ne istiyor. Bunu sorsunlar ve o zaman yaşamdaki özgünlüğü bulacaklar. Bu özgünlük onları yapacakları her şeyde kendilerine has kılacak. Geri kalan tüm soruların cevapları gelir. Ruh dünyalarında kendilerine baskı yaratmasınlar gerisi diledikleri şekilde olacak.