Festivallerde ses getiren El İzi filmiyle dikkatleri üzerine çeken genç yönetmen Mert İzgi’yle filmleri üzerine konuşuyoruz. Gerçekle kurmacanın sınırlarında dolaşan filmleri, sade ama çarpıcı atmosferleriyle insanın iç dünyasına sessizce dokunuyor.
1999 doğumlu, Selçuk Üniversitesi Sinema bölümü mezunu olan İzgi, “küçük bütçelerle büyük duygular anlatılabilir” diyerek yola çıkan bir yönetmen. Kısa film biçiminde kendine özgü bir dil kurarken, her filminde hem kendi geçmişiyle hem de toplumsal hafızayla hesaplaşmayı sürdürüyor.
Anka Dergi olarak Mert İzgi’yle genç bir yönetmen olmanın zorluklarını, sinemaya bakışını ve El İzi’nin ardından gelen yaratıcı sürecini konuştuk.
Sinema senin hayatına nasıl girdi? Seni kamera arkasına götüren ilk dürtü neydi?
Sinemaya karşı merakım, ortaokul yıllarımda başladı. Dayım İlhan İzgi, belgesel sineması ile ilgileniyordu. İstanbul’da beni film okumalarına götürüyordu. Oradaki insanların, bir sahne üzerine saatlerce gerçekleştirdiği sohbetler, bana hayal kurdurtmaya başlamıştı. Sanki bilmediğin bir yabancı dil ile karşılaşmışsın ve öğrenmek istiyormuşsun gibi. O yabancı dil, bir yerden sonra konuşabildiğim tek lisan oldu.
El İzi filmiyle dikkat çektin. Bu hikâyeyi anlatmaya seni iten şey neydi?
Hatırlamanın romantik değil, rahatsız edici bir eylem olduğunu düşünüyorum. El İzi, geçmişin silinmeyen tarafına dair bir film. Hikâyeden çok, onun bıraktığı izlerle ilgileniyor.
“El İzi”nde karakterlerin sessizliği ve mekânın ağırlığı dikkat çekiyor. Bu atmosferi nasıl kuruyorsun?
Diyalog geri çekildiğinde mekân konuşmaya başlıyor. Sinemada sessizliğin dramatik bir güç olduğuna inanıyorum. Karadeniz coğrafyası engellerle dolu zor bir coğrafya. Bir yandan da çok zengin güzelliklere sahip. Filmde, bir gezginin veya bizlerin 4-5 günlük bir gezide görebileceği coğrafi güzelliklerden ziyade orada yaşayan ve 4 mevsime de tanık olan Ayşe teyzenin gözünden görmeye çalıştım.
Gerçek ile kurgu arasında kurduğun o ince çizgiyi nasıl dengeliyorsun?
Gerçek, her zaman benimle. Ayşe teyzenin sessizliğinin sebebi de fazlasıyla gerçek ve size geçiyor. Kurgu, bu sessizlikle fazla konuşmamam gerektiği zaman işin içine giriyor. Bazı şeyler, Güneysu’da bacası tüten o evde kalmalı.
Filmlerinde kişisel deneyimlerinin etkisi ne kadar?
Film, bir anne oğul hikayesini anlatıyor. Aile temasını işliyoruz. Hepimizin içinde ailesi tarafından kalan iyi kötü izler vardır. 1 yaşında oğlum var. Filmi çekeli 2 yıl olacak. Şuan bende bıraktığı etki daha da ağır. Belki de şimdi çekmek istesem El İzi’ni, bu kadar filmde kalamazdım.
Kısa film biçimi senin anlatımını nasıl şekillendiriyor?
Sınırlı sürede anlatmak istediğiniz mesaj, net olmalı. Filmlerimde, derdim olan mesaja yoğunlaşıyorum. Evet genel bir tema tabii ki oluyor. Ama detaylar, benim ilgi alanım. Belki de kısa film yapmayı bu yüzden seviyorum. Ya da uzun metraj film için henüz yeterli bütçem yok, ondan da olabilir.
Türkiye’de genç bir yönetmen olarak üretmek nasıl bir deneyim senin için?
Üretim, günümün her saniyesinde benimle. Zor mu? Çok zor. Ürettiğiniz bir eseri, insanların yorumuna bıraktığınızda, yaşadığınız bütün zorluklar geçiyor. Sadece bunun için bile film yapıyor olabilirim.
Sence bugünün genç sinemacıları hangi duyguyla film yapıyor öfke, umut, çaresizlik, direnç?
Gönül isterdi ki Norveç veya Kanada’da yaşayan genç sinemacılar gibi maddi ve manevi kaygılar yaşamadan film yapabilelim. Ancak bu mümkün değil. Yaşadığımız coğrafyanın güzellikleri, hiçbir yerde yok. Ve burada film yaparken yaşanan sıkıntılar da. Bu kadar zorluk arasında yine de, filminiz uluslararası festivallere kabul gördüğünde ülkenizi bir nebze temsil edebilme duygusu, güzel bir şey. E) Hepsi
Dijital çağda film üretmek ve paylaşmak kolaylaştı mı, yoksa daha mı yalnızlaştık?
Çok hızlı tüketiyoruz. Beklentiye göre üretimler görüyorum. Bence bu beklentiye uyum sağlamak, insanı yalnızlaştırır. Bir derdi olan film, izleyicisiyle buluştuğunda oradaki bir avuç insan belki de daha mutlu bir kalabalık…
Filmlerinde duygusal yoğunluk hissediliyor. Bu derinliği yaratırken kimlerden, hangi filmlerden etkileniyorsun?
Özümde duygusal bir insanım diyormuşum. Aslında belirli bir filmi veya yönetmeni baz alıyorum desem doğru olmaz. Her türden film ve dizi izlemeye önem gösteriyorum. Bazen bir yeşilçam filminde yazılan bir diyalog, beni etkileyebiliyor.
Belgesel estetiğiyle kurmacayı birleştiren bir çizgin var. Bu tercih bilinçli bir sinema dili mi, yoksa içgüdüsel mi gelişti?
Şuana kadar hep belgesel film üzerine yoğunlaştım. Kurmaca film çekmeye niyetim de var. Fakat emin olmam lazım bazı şeylerden. Bu niyet, belgesellerime de yansıyor. Film içerisinde denemeler yapabiliyorum.
Mekânın senin sinemanda özel bir yeri var gibi. Mekânı bir karakter gibi mi kurguluyorsun?
Yaşadığımız mekanlar, mutlaka bizlerin izleriyle dolu. Bir mekan, karakterin hoşlandığı, nefret ettiği bir nesneyi veya o anki duygu durumunu anlatabilir. Belgeselde bununla oynamak pek mümkün değil. Aslında mekan, sizi yönlendiriyor bir yerde.
Renk, ışık ve sessizlik senin filmlerinde çok güçlü öğeler. Bu üçlüyü nasıl konumlandırıyorsun?
Anlatmak istemediğimiz duygularımızı, içimizde yaşarız. Bu da sessizliği, ön plana çıkarır. Dilimizden dökülemeyen sözcükler, tercih ettiğimiz tonlar ile bir nebze de olsa gösterilebilir. “Bak burada bir sınır var. Bu sınırı sen de hisset. Buraya odaklan.”