Yakup Tekintangaç, kısa film yönetmeni. Kariyerinde özellikle çocukluk, bellek ve aidiyet gibi temaları işleyen eserlerle dikkat çekiyor. Yeni eseri “Morî”, hem ulusal hem uluslararası festivallerde gösteriliyor.

“Morî”nin hikâyesi izleyiciye hipokratik bir bellek ve aidiyet dokusu sunuyor. Bu fikrin başlangıç noktası neydi?
Hangi gerçek anlar, anılar ya da gözlemler seni bu hikâyeye yönlendirdi?


Aynı duyguyu yaşamış biri olarak film, benden de çok gerçek öğeler taşıyor. O yaşlarda babasını kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum; benzer bir acıyı birebir yaşadım. Bu nedenle “Morî”, benim için en başından beri bir yüzleşmeydi. Sette Morî’ye reji verirken özellikle babası ve babaannesiyle ilgili sahnelerde çok zorlandım; duygulandığım için setin durduğu anlar bile oldu. Bu süreçte sanatın o arındırıcı, iyileştirici tarafına da tutunduğumu söyleyebilirim.


“Morî”, baba-kız ilişkisinden hareketle öğretmen figürüyle bir bağ kurmayı deniyor. İzleyiciyi bu ikilemde hangi duygusal çatışma ya da soru ilgilendiriyor olsun istedin? Babaya olan özlemi, öğretmen temsilinin üzerinden nasıl okumalıyız?


Biz aslında Morî’nin babadan mahrum bırakıldığını biliyoruz; babası adeta ondan alınmış gibi. Bu eksiklik, kimliğin oluşumunda en temel rolü oynayan anne-baba figürlerinin yokluğuyla birleşince, Morî’de doğal olarak bir arayış yaratıyor. Bu arayış da onu, özellikle kurumların elinde kolaylıkla yönünü kaybedebilecek kırılgan bir hâle getiriyor. Hikâyeyi bir eğitim kurumunda kurmamın nedenlerinden biri de buydu: Hem bu boşluğu doldurma çabasını görünür kılmak hem de savunmasız bir çocuğun gelecekte dil ve kültür açısından da kafasını karıştırabilecek kurumlarla ilişkisini somutlaştırmak.


Öğretmen figürü, Morî için bir “yerine koyma” çabası değil; elinden alınmış olan bağın yarattığı boşluğun bir yankısı. O figür, Morî’nin hem kaybıyla baş etme arzusunu hem de tutunacak bir ilişki arayışını temsil ediyor.

Filmde ses ve kayıt kullanımı dikkat çekici bir motif olarak öne çıkıyor. Senin için ses, unutulanla hatırlanan arasında nasıl bir köprü kuruyor? Teknik olarak bu ses-motiv üzerine çalışırken hangi zorluklarla karşılaştın?


Filmde sesin öne çıkmasının nedeni, sesin benim için unutulanla hatırlanan arasında benzersiz bir köprü kurması. Görüntü zamanla silinebiliyor; fakat ses, özellikle sizin de içinde olduğunuz, hikâyesi olan bir anın kaydıysa neredeyse dokunulabilir hâle geliyor. Hem yokluğun ağırlığını hissettiriyor hem de varlığın sıcaklığını geri çağırıyor. Morî’nin babasından geriye kalan tek şeyin bir ses kaydı olması bu yüzden çok önemliydi. Bu kayıt sadece bir hatırlama çabası değil; unutmamak için tutunduğu son bağ. Babasının anlattığı nüktedan masal da bu bağı daha da derinleştiriyor. Ses, burada hem bir yas nesnesi hem de bir yaşam izi hâline geliyor.


Teknik olarak en büyük zorluk, kaydın hem kırılgan hem de güçlü duyulmasını sağlamaktı. Babaya ait sesin “uzaklık” hissini korurken, Morî için taşıdığı değeri kaybettirmemek gerekiyordu. Kaydı fazla temizlediğinizde duygusu eksiliyor; fazla bozulmuş bıraktığınızda izleyiciyle bağı zayıflıyor. Ayrıca ses ile Morî’nin duygu durumları arasında organik bir ritim yakalamak, masalın tonunu sahnelerin duygusal akışına yedirmek hassas bir denge gerektirdi. Filmde ses, yalnızca işitsel bir unsur değil; Morî’nin hafızası ve kaybıyla yüzleşmesinin temel taşıydı.


Türkiye’de kısa filmlerin festivallerde görünürlük kazanması hem prestij hem strateji açısından büyük önem taşıyor. “Morî”nin uluslararası festival yolculuğu nasıl gelişti? Bu süreçte sinemanın sınırları içinde kendi anlatım tarzını korumak senin için nasıl bir meseleydi?


Azad adlı kısa filmimden bu yana dokuz yıl geçmişti ve o zamandan beri hiç film çekmemiştim. Bu uzun arada sinemaya, filmlere ve anlatım biçimlerine bakışım değişti. Elbette setlerden uzak kalmanın getirdiği çekincelerim ve korkularım da birikmişti. Bu yüzden Morî’nin uluslararası festivallerde bu kadar görünür olacağını başlangıçta öngörmüyordum.


Ama çekim sürecinde; Morî’yi oynayan Hayrünisa’nın olağanüstü performansı, Ozan ve Emrah’ın yaratıcı katkıları, doğanın sunduğu atmosfer ve ekip uyumu sayesinde daha sette iyi bir şeyin ortaya çıkacağını hissetmeye başladım. Yine de festivaller çok zor mecralar; yüzlerce hatta bazen binlerce film arasından sıyrılmak, seçilmek, ödül almak kolay değil. Buna rağmen Morî, dokuz yıl aradan sonra sinema tutkumun yeniden uyanmasını sağladı; festival yolculuğu beni gerçekten motive etti ve özgüven kazandırdı.


Sinemada dile ve biçime çok önem veriyorum. Özellikle izlediğim filmlerde, takip ettiğim yönetmenlerde o nevi şahsına münhasır imzayı seviyorum. Onlar gibi böyle bir imzaya, bir dile sahip olmayı ve bu çizgide ilerleyebilmeyi çok isterim. Umarım başarabilirim. Hikâyelerimi genellikle yaralı olduğum bir yerden kuruyorum; bu da istemeden bir süreklilik yaratıyor. Çünkü önceliğim hep o yara oluyor. Bu da beni belirli bir samimiyete, yalınlığa ve içsel bir tona zorluyor. Dolayısıyla festival beklentilerine göre şekil değiştirmek yerine, o yaranın konuşmasına izin veriyorum.


Türkiye’de festivaller üzerine sıkça şikâyet ediyoruz; özellikle liyakatsiz ön jüriler bazen filmin görünürlüğünün önüne geçebiliyorlar. Fakat şunu da kabul etmek gerek: İyi bir film ne kadar göz ardı edilse de bir şekilde yolunu buluyor. En önyargılı jüriler bile bir noktada o filme kayıtsız kalamıyor. Üç filmde edindiğim deneyim de bunu gösterdi. Uluslararası yolculuk bunun somut bir örneği oldu; film görünürlük kazandıkça dijital platformlar bana ulaştı, göndermediğim hâlde festivaller filmi talep etmeye başladı. Morî, benim için hem bir geri dönüş hem de kendi sinema dilime yeniden güvenme süreci oldu.


Senaryodan çekime, görüntü yönetiminden kurgusuna kadar birçok alanda aktif rol aldın.
Bu çoklu görev seni nasıl etkiledi? Sadece yönetmen koltuğunda otursaydın, film sence nasıl bir biçim alırdı?


Yönetmenliği bir besteciliğe benzetiyorum; özellikle senaryoyu da kendim yazdığım için. Melodinin ritmini, nerede hızlanıp nerede duracağını, duygu tonunu en baştan düşünüyorsunuz. Ama icra aşamasında bunu tek başınıza yapmıyorsunuz. Ortaya çıkan melodiyi tek başıma üretmem mümkün değil. Görüntü yönetmeni benim gören gözüm, ses yönetmeni duyan kulağım, kurgu yönetmeni ritmi ayarlayan beynim oluyor. Bu büyük orkestrada bir kişinin bile işini kötü yapması tüm parçayı etkiliyor; yanlış bir ton en iyi melodiyi bile bozar. Sinema tam anlamıyla kolektif bir yaratım ve benim yaptığım şey, o melodinin duygusuna ve tonuna rehberlik etmek.


En sevdiğim üç alan sırasıyla, senaryo, kurgu ve yönetmenlik. Filmin duygusunu, ritmini ve anlatım biçimini daha senaryo aşamasında kurguyla birlikte düşünerek şekillendiriyorum. Bu yüzden bu üçü benim için ayrılmaz bir bütün ve yaratıcı sürecin en keyifli kısmı tam olarak burası.


Buna karşın yapım, dağıtım ve bazı teknik süreçler (ses hariç) hiçbir zaman sevdiğim alanlar olmadı; en çok yorulduğum yerler buralar. Bir daha kendi filmimin yapımcısı ve dağıtıcısı olmak istemem; enerjimi doğrudan yaratıcı süreçten alıyorum. Çoklu görev almak filmi daha bütünlüklü ve kişisel kıldı ama bana oldukça ağır bir yük bindirdi.


Sadece yönetmen koltuğunda otursaydım film daha konforlu bir süreç olabilirdi; ancak bugünkü samimiyetine ve kişisel diline aynı kuvvetle sahip olur muydu, emin değilim. Ortaya çıkan şey muhtemelen daha az “ben” olurdu.


Henüz film yolculuğunun başındasın ama “Morî”den sonra seni hangi sinemasal arayışlar bekliyor?


Yolun başında değilim aslında, hikâyem daha eski. İlk kısa filmimi 2013’te çektim; 2008’den beri sinemanın mutfağında aktif çalışan biriyim. Dolayısıyla Morî benim için bir başlangıçtan çok, uzun bir yolculuğun yeni bir evresi.
Morî sonrasında ise kendimi daha büyük anlatısal riskler almaya hazır hissediyorum. Gerekirse daha büyük bir risk almaktan çekinmeyeceğim bir döneme girdim.

Genç yönetmenlere, özellikle kısa film çekmek isteyenlere ne söylemek istersin?
Bağımsız üretim sürecinde görünürlük, finansman ve motivasyon konularında onlara hangi somut önerileri verirdin?


Kısa filmcilere ‘genç yönetmenler’ dendiğinde, 45 yaşında biri olarak bundan en çok mutlu olanın ben olmam ayrı bir ironi. Ama aslında kısa film, gençliğe ya da kariyerin başlangıç evresine ait bir tür değil; sadece sinemanın ekosistemi gereği, uzun filme göre daha ulaşılabilir bir üretim alanı. Uzun metrajın kendi endüstrisi, finansmanı, dağıtımı, pazarlaması ve ağır yapım süreçleri var. Kısa film ise bu dev endüstrinin baskısından görece bağımsız olduğu için daha özgür, daha yaratıcı ve daha hızlı üretilebilir bir form sunuyor. Bu yüzden dünyanın en tecrübeli yönetmenleri bile hâlâ kısa filme dönüyor; Yorgos Lanthimos bunun en güncel örneği.


Özellikle kısa film çekmek isteyenlere söyleyebileceğim ilk şey şu: Akıllarına gelen ilk fikirle, etrafında hızlıca kurdukları sahnelerle sete çıkmasınlar. Kısa film bugün sadece Türkiye’de değil, dünyada da çok yüksek bir nitelik seviyesinde. Bu kadar rafine bir alanda ‘öyle yaptım oldu’ yaklaşımıyla var olmak mümkün değil. Yani onların da bu “öğrenci işi” kafasından çıkmaları gerekiyor.


Bir diğer somut önerim, profesyonel insanlarla çalışmaları olur. Ekip kalitesi, kısa filmde bile filmi bir anda bambaşka bir seviyeye taşıyor. Finansman konusunda da romantizme kapılmamak gerekiyor; ne kadar istersek isteyelim finansmansız film çekilmiyor. Bir noktaya kadar gönüllülük yürür ama sonrası sürdürülebilir değil. Bu yüzden küçük de olsa bir bütçe yaratmak, fonlara başvurmak, destek aramak en temel adım.


Ayrıca güncel sinemayı takip etmelerini çok önemsiyorum. Dünyada sinema dili hızla değişiyor; bu dönüşüme gözlerini kapatmadan, bol bol film izleyerek ve kendi anlatım dillerini besleyerek ilerlemeleri gerekiyor. Motivasyon konusunda ise şunu söyleyebilirim: Kısa film bir yarış değil, kendini keşfetme alanı. Ne anlatmak istediklerini gerçekten duyduklarında, biçim kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bunun için de acele etmemek, fikri olgunlaştırmak ve doğru insanlarla yola çıkmak şart.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir