Oyunculuk kariyerinde komedi ve dram türündeki pek çok başarılı yapımda yer alan Deniz Cengiz, son yıllarda kısa film yönetmenliğiyle de dikkat çekiyor. İlk filmi Kaçanlar’da toplumsal cinsiyet temasına odaklanan Cengiz, ikinci kısa filmi Seçim Günü’nün çekimlerini yakın zamanda tamamladı.
Mizah ve dram arasında kurduğu dengeyi, kendi hayatından ve gözlemlerinden yola çıkarak sinemasına taşıyan Cengiz, kısa film üretim sürecinden oyunculukla yönetmenliği bir arada yürütmenin zorluklarına, festival deneyimlerinden yeni projelerine kadar pek çok konuda merak ettiklerimize yanıt verdi.
Seda Kanburoğlu: “Kaçanlar” kısa filminizde toplumsal cinsiyet rolleri ve ayrışan hayatlar temalarına odaklanıyorsunuz. Bu filmin senaryosunu yazmanız konusunda ilk ilham veren duygu ya da olay nedir?
Deniz Cengiz: Arkadaşlarım sırasıyla çocuk sahibi oluyordu ve ben de kendimi sürekli bebek ziyareti yaparken buluyordum. Bizim sanat sepet dünyasının gündemi, hassasiyetleri ile çocukluktan beri yediğim içtiğimin ayrı gitmediği arkadaşlarımın gündeminin birbirinden apayrı noktalara gittiğini fark ettim. Ben mesleğim gereği benzemek istediğim topluluklara kendimi yuvarlamış mıydım yoksa gündemimdeki konular benim gerçek hassasiyetlerim miydi emin olamadım. Bunu yazarsam kafamda bir şeyler netleşebilir gibi geldi. Diğer yandan yazdığım bir şey çekilse neye benzer merak ediyordum ve çekip görmek istedim.
“Toplumsal eleştiriden ziyade insan olmanın şaşkınlık verici halleriyle ilgileniyorum”
S.K: Oyunculuk kariyerinizde, mizah ve dram iki farklı başlık olarak öne çıkıyor. Sizce mizah, dram ve toplumsal eleştiri yan yana durabilir mi? Kendi sanatınızda bu türleri birbirine nasıl yaklaştırıyorsunuz?
D.C: Oyunculuk kariyerim genelde komedi üzerine şekillendi ama yazdığım şeyler genelde minik, acıtıcı bir konuya yakınlaşmak, yakından bakmak sonra biraz kırılınca da uzaklaşıp bir şaka ile bu kırıklığı savuşturmak şeklinde ilerliyor. Toplumsal eleştiriden ziyade insan olmanın şaşkınlık verici halleriyle ilgileniyorum. Hadi şu toplumsal konuyu ele alayım diye yazmaya oturduğumu hiç hatırlamıyorum. Kendimin ya da birinin bir halini anlamak istiyorum, merak ediyorum ve öylece yazabiliyorum.
S.K: Normal yaşantınızda kendinizi esprili bulur musunuz? Mizah hayatınızın neresinde?
D.C: Zorlandığım anları üstüne şaka yaparak ılıştırdığım gerçek. Masum bir savunma diyebiliriz bence.
S.K: Bir filmin senaryosunu yazıp, yönetmenin yanı sıra oyunculuk yaparken dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Oyunculuk bağlamında işinizi kolaylaştırıyor mu, yoksa bazen yük mü oluyor?
D.C: Şanslı biriyim, her iki kısa filmimde de bir şekilde çalıştığım oyuncular yazdığım şeyi çok iyi anlayıp hayalimin ötesinde performans ortaya koydu. Ben oyunculuktan geldiğim için, sırtını oyunculuk becerisine dayayan filmler yazabiliyorum. Biçimsel olarak hala bilmediğim çok şey var. Biraz yolda öğreniyorum. Son filmimde oyunculuk yaparken biraz zorlandım açıkçası. Monitörün başında oyun takip ederken yani dış gözken birden kadraja, oyunun içine giriyor olmak kafa karıştırıcı olabiliyor. Acaba bir daha bir şey çekersem oynamasam mı diye düşündüm hatta ama bir yandan da benim kendime yazdığım rolleri kim bana yazacak ki; o da benim kendimi şımartma kredim olsun; yine çekersem yine oynayacağım valla.
S.K: Filmlerinizde özellikle dikkat ettiğiniz görsel tercihler (renkler, kadrajlar, sessizlikler) neler? “Kaçanlar”da ve “Seçim Günü”nde bu tercihler nasıl farklılaştı?
D.C: Kaçanlar ve Seçim Günü’nde çok büyük farklar yok. Ritim, ironik küçük anlar, iki insan arası oradan buraya yuvarlanan duygular, her şey hesaplanmış ve fakat hiçbir zaman tam steril görünmeyen bir anlatı. Herhalde bu benim üslubum bir şekilde.
S.K: Sizce kısa film, bugünün seyircisi için neden bu kadar önemli? Uzun metraja göre size hangi özgürlükleri ya da sınırlamaları hissettiriyor?
D.C: Kısa filmin küçük bir bütçe ile hayata geçebilme ihtimali bana bağımsız hissettiriyor. Tek mekanda, az günde çekilebilecek şeyler yazmaya çalışıyorum, bütçesel dertlerin beni ve yaratım sürecimi korkutmasını istemiyorum.
“Bazı filmleri izlerim ve sonra benimle yaşarlar.”
S.K: Festival salonunda filminizi ilk kez topluca izleyen seyirciye bakmak nasıl bir histi? O anı hatırlıyor musunuz?
D.C: Kaş Film Festivali kapsamında, antik tiyatroda dev gibi bir kalabalık filmimi izleyip kahkaha atınca aşırı etkilenmiştim. Tek başına izlesen gülmeyeceğin yerlerde bile kalabalık bir şekilde birbirini tetikleyip gülüyor. Çok hoşuma gitmişti.
S.K: Oyunculuk kariyerinizde yer aldığınız diziler (“Jet Sosyete”, “Kusursuz Kiracı”) ve sinema filmleri (“Görümce”, “Deliha 2”) size nasıl bir ilham verdi? Bu projeler kısa film yönetmenliğinize nasıl yansıdı?
D.C: Bulunduğum işlerin üstümde kesin faydası olmuştur ama kısa film sürecimde ve yazarlığımda doğrudan şuradan etkilendim diyebileceğim bir şey yok. Gülse Birsel ve Gupse Özay’ın kendi işlerini üreten insanlar olmaları beni de bu konuda cesaretlendirmiştir diyebilirim ama.
S.K: Yeni projelerinizde denemek istediğiniz, şimdilik sakladığınız bir tema ya da anlatım biçimi var mı?
D.C: Uzun metraj ve tiyatro oyunu fikirlerim var ama geliştirmem lazım tabi daha. Yine bir insanın içine düştüğü bir hale yakından bakmak isteyen şeyler her ikisi de.
S.K: İzleyici filminizden çıktıktan sonra hangi duyguyu daha yoğun hissetmesini isterdiniz?
D.C: Filmi izlerken gülsün, çerez bir şey izledim zannetsin sonra ama hayatında tam o anlattığım durumla karşı karşıya kaldığında film aklına gelsin isterim. Bana böyle olur, bazı filmleri izlerim ve sonra benimle yaşarlar.