‘LOVE-LOVE” isimli yeni bir uzun metraj film projesi olduğunu duyuyoruz. Filminizin çalışmaları ne durumda?
Filmin senaryosu tamamlanmış durumda. Geçen sene düzenlenen Troya Film Platformunun finalistlerinden biriydi proje. Şu an hala finansman aşamasında Love-Love. Ne yazık ki hem dünyada hem de Türkiye’de bu tür “sanat” filmleri için finansman bulmak iyice zorlaştı. Özellikle ülkemizin içinden geçtiği süreçler hem ekonomik, hem de siyasi anlamda sanatçıların iş üretmesini tüm disiplinlerde kısıtlamış durumda. Ancak sanatla uğraşmak biraz da bu mücadelenin parçası olmak bence. Tarih boyunca da böyle olmuş, hala da böyle.
Şu ana kadar ‘Peş Peşe’ ve ‘İçimdeki Balık’ filmlerinde hayata dair önem verdiğiniz hislere ve sizi etkileyen şeylere yer verdiniz. Yeni filmde kendinizden ve önem verdiğiniz şeylerden neleri anlattınız?
Love-Love insani içgüdüler açısından şiddete karşı verdiğimiz tepkiler üzerine kurulu bir film. Karşılaştığımız şiddet olaylarına müdahil olarak engellemeye çalışmak mı, yoksa uzak durarak kaçmak mı daha insani sorusu üzerine kurulu bir polisiye yol hikayesi. Bu soru benim kendime de sıkça sorduğum ve hatta şiddetle karşı karşıya kaldığım zamanlarda derinlemesine sorguladığım bir çelişki. Film tenis sporunda sıfır-sıfır anlamına gelen Love-Love terimi üzerinden hayat ve ölüm arasındaki eşitliği irdeliyor.
Bir görsel sanatçısınız. Bu alanı hem seviyor hem de eser üretiyorsunuz. Peki bugüne kadar hayatınıza dokunan ve filmlerinizi şekillendiren eser ne oldu?
İçimdeki Balık’ın senaryosunu yazdığım dönemde İstanbulu balıkçıları tasvir ettiğim, Galeri Artist’te gerçekleştirdiğim Can Boğazdan Gelir isimli bir kişisel resim sergim olmuştu. İçimdeki Balık, karadan denize açılarak özgürleşme metaforu üzerinden kısmen “balık” olduğunu sanan bir adamın hikayesiydi. Dolayısla bu iki farklı sanat disiplini beni bir sanatçı olarak güçlü biçimde beslemişti o dönem.
Ayrıca Love-Love’ı yazarken de William Blake’ın Adem ve Havva eserinden esinlenerek Good Samaritan isminde bir resim yaptım. Benim için hikaye üzerinde çalışırken çok besleyici oldu.
Sonuç olarak bir sanat projesi üzerinde çalışırken farklı disiplinler arasında gezinmeyi seviyorum.
Hayatınızda hiç ‘bu hikayeyi anlatamam’ dediğiniz bir hikaye oldu mu? Hala sizinle mi?
Siz sorunca üzerine düşündüm bunun ilk kez. Sanırım yok böyle bir hikaye.
Doğduğunuz yer Stockholm, bütün hisleri içinde barındıran İstanbul ve Marmaris gibi birbirinden farklı ve özel yerlerin sanatçı kimliğine etkileri neler oldu?
Stockholm doğumluyum ama annem Fin, bir Helsinki’li. Babam ise Gaziantepli. Çok farklı coğrafyalar ve kültürler bunlar. Ayrıca sizin de sorduğunuz üzere farklı şehirlerde büyüdüm, evet. Özellikle birbirine çok zıt olan İskandinav kültürü ve Doğu Anadolu kültürü içinde büyümek son derece zengin bir dünyanın ve hayal gücünün kapılarını sizin için açıyor. Ve tabii bu kadar güçlü bir kontrastın sanatınıza da muazzam etkileri oluyor. Ancak insani olarak, özellikle çocukken bu kadar birbirinden farklı iki kültürün içinde kendinizi var etmeye çalışmak da oldukça sancılı.
Geçmişten günümüze sinemaya bakıldığında, analog kameralardan teknolojinin gelişmesiyle ilerleyen Al araçlarına uzanan yolda sizin en çok içinizin ısındığı dönem hangisi?
Açıkcası ben tüm bu dönemleri kendi içinde çekici buluyorum. Ben 44 yaşındayım ve benim çocukluğumdan bu yana teknoloji “sert” denebilecek kadar büyük hızla gelişti. Elbette bunun sanatta da bir çok yansıması var. Analog film kameralarının görüntü dünyasının dijital film kameraları ile yapaylaştığını düşünüyorum mesela ama teknolojinin getirdiği hız, fiyat-performans, kolaylık ve boyut da bambaşka. Dolayısıyla geçmişte çakılıp kalınamayacağını düşünüyorum. Hayatta her şey bir devinim içinde ve eğer siz durursanız şiddetli bir direnç oluşturursunuz. Bu teknolojik gelişmeler için de geçerli. AI için ise konuşmak için biraz erken bence. Henüz buz dağının ucunu bile görmedik. Ben öğrenmeye çalışıyorum yapay zekayı ve çok da faydalanıyorum ve eğleniyorum. Ayrıca özellikle bazı sektörlere müthiş de fırsatlar ve kolaylıklar getirdiğini düşünüyorum. Ancak özellikle adı üstünde “yapaylaşma” ve insandan uzaklaşma anlamında ciddi riskler taşıdığını da düşünüyorum.
Sanatın sınırları üzerine ne düşünüyorsunuz? Özellikle Türkiye gibi kültürel çeşitliliği fazla olan bir coğrafyada sanatın neyinin cesur olması lazım?
Sanatın kesinlikle sınırları olmadığını düşünüyorum. Sınırları olsaydı gelişmezdi. Türkiye kültürel ve sanatsal anlamda çok zengin, doğru. Ancak işte bahsettiğim üzere tüm sınırlar kalkmalı. Maalesef son 20 yıldır ise tam tersine sınırlar daralıyor. Tabii dünyada çok dar sınırlar içinde müthiş sanat eserleri de üretiliyor, üretildi. Ama bence Rönesans gibi yeni sıçramaya da ihtiyaç var.
Savcı’ kitabını ya da ileride göreceğimiz başka bir kitabı, dijitale çevirmeyi düşünüyor musunuz? Kitaptan filme dönüşülen eserlere bakış açınız nedir?
Ben hikayelerin hangi formatta olursa olsun insanlara ulaşmasını önemsiyorum. Dolaysıyla Savcı ya da başka bir hikayem, romanım elbette dijital olabilir. Olacaktır.
Roman uyarlamalarının film veya dizi olması da çok çok önemli bana göre. Böylece çok daha fazla insana ulaşma şansı buluyorlar çünkü. İthaki Yayınlar’ında tekrar çıkacak olan Savcı ve onun devam romanı olan yeni romanım Karınca için de bir dizi projesi çalışmam var.
Yazar ve yönetmen kimliğinizle baktığınızda sinemanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Kestirmek zor. Her şey çok hızlı değişiyor ama salon sinemasının yalnızca festivallerde yaşayabileceğini düşünüyorum yakın gelecekte. Uzun vadede eğer sinema salonları izleyiciye teknolojik olarak evinde olandan daha özel bir deneyim sunamazsa, canlı bir deneyim sunan tiyatronun güçleneceğini; ancak sinemanın, tv ve dijital platformlara mahkum olacağını düşünüyorum. Çünkü evinizin rahatında eğer aynı görüntü ve ses kalitesine sahipseniz insanları patlamış mısırla salonlara çekemezsiniz artık.
Ayrıca sanırım film süreleri, biçimleri ve belki de ekran formatı da değişebilir.
Filmlerde asla tahammül edemediğiniz bir şey var mı?
Var. Kötü oyunculuk.
Sizce hikayesi olan herkes anlatıcı olabilir mi? Yoksa anlatmak başka bir sancı mı gerektirir?
Ben hikaye anlatmayı biraz madende kazı yapmaya benzetiyorum. Herkesin madeninde o cevher var ama kiminde daha derinde, kiminde daha yüzeyde. Ve galiba ne kadar derindeyse o kadar daha değerli o cevher. Ancak tabii derine indikçe risk ve sancı da artıyor.
Filminizi izleyen bir yabancı, sizi ne kadar tanıyabilir sizce? Filmlerde kendinizi ne kadar saklar, ne kadar göstermeyi tercih edersiniz?
Filmlerimin, romanlarımın ya da resimlerimin beni birebir yansıttığını düşünmüyorum ama parça parça benden izler taşıdıkları kesin.
Kurmaca ile gerçek hayatları ne kadar iç içe görüyorsunuz?
Kurmacalar gerçek hayatın bir yansıması bence. Kurmaca eserleri gerçeklikten tamamen kopuk düşünmek mümkün değil ama bir kopya da değiller. Daha çok hayattan alınan parça parça kesitlerin yaratıcısı tarafından yeniden yorumlanarak farklı biçimde birleştirilmesi gibi belki. Bir hayat kolajı.
Anlatımınızda kaosu düzenlemeye mi çalışırsınız, yoksa kaosun içinde bir anlam mı ararsınız?
Kaosu düzenlemek daha çekici geliyor bana.
Senaryo yazım süreciniz nasıl işliyor?
Aslında her dönem ve her senaryo ya da her roman farklı. Ancak bence yazmak bir biriktirme işi. Ben de yıllar içinde biriktirdiklerimi aklımdaki büyük bir sandıkta topluyorum. Yazmaya değer bir fikir geldiğinde ise o karışık sandığı açıp içinden işime yarayan parçaları bir araya getiriyorum. Tabii bunu yaparken en önemli unsur, disiplin. Her gün kalkıp yazmak sürecin en önemli kısmı.
Oyuncu seçimlerinde nelere dikkat edersiniz?
Artık çok iyi bir eğitim almış olmalarına ya da geçmiş işlerine, deneyimlerine çok dikkat ediyorum. Bazı yönetmenler amatör oyuncular ile muhteşem işler çıkarabiliyor ama ben beceremiyorum onu. Profesyonel bir oyuncu sette işinizi çok kolaylaştırıyor.
Filmlerinizde öncelikli duymak istediğiniz ses neyin sesidir?
En zor zoru bu galiba. Ben doğa sesleri kullanmayı çok seviyorum filmlerde. Ama seti soruyorsanız “Paydos” diye bağırılması olabilir.
Set ortamında bir yönetmen olarak nasıl bir iletişim kurarsınız?
Adil ve saygılı olmak önemli bence. Oyunculara ise özgürlük tanımayı seviyorum.
En zorlandığınız film sahnesi hangisiydi ve neden?
İçimdeki Balık’ta bir sualtı mağara sahnesi çektik. Fırtınalı bir havada denizde çalışmak gerçek bir kabustu.
Bir filmi ne zaman “tamam” hissedersiniz?
Çok zordur “tamam” demek ama bir noktada buna mecbursunuz. Ama bir filmin kurgusu bana göre en zevkli kısmı. Kaba kurguda “galiba oldu” dediğiniz büyülü bir an var. Orası olabilir.
Eğer filmleriniz bir kokusu olsaydı, bu koku ne olurdu?
Bu daha da zor bir soru. İçimdeki Balık deniz kokardı. Peş Peşe kahve.
Yazarlık mı yoksa yönetmenlik mi sizi daha çok ifade ediyor?
Kesinlikle yazarlık.
Türkiye’de sinema eğitimi sizce yeterli mi?
İyi okullarımız var bence. Ancak yeterli mi? Değil. Özellikle bu okulların kontenjanlarını düşünürsek.
Görsel kompozisyon kurallarını ne zaman yıkarsınız?
Sanatta yıkmak için önce doğru inşa etmelisiniz. İnşa edilmemiş bir şeyi yıkamazsınız.
Yönetmen olarak set yönetiminde en önemli beceriniz nedir?
Set zaman zaman çok stresli bir yerdir. Dolayısıyla sakinlik olabilir.
Yapım planlaması sırasında dikkat edilmesi gereken şeyle neler olmalı? Sizce kaçınılması gereken ve mutlaka önem verilmesi gereken şeyler nedir?
Film sektöründe sanılanın aksine bana göre ön hazırlık her şeyden daha önemlidir. Senaryo çalışması, oyuncu ve mekan seçimleri, provalar, okumalar, doğru ekibin kurulması, çekim planlaması. Hepsi hayati önemde. Yoksa sette çok daha büyük problemler kaçınılmaz oluyor.
Festival başvurularında başarılı olmak için ipuçlarınız neler?
Festival ekipleri ilişkiler kurmak, iletişim halinde olmak önemli.
Senaryonuzu ilk kimle paylaşırsınız?
Yazarken danıştığım arkadaşlarım var. Ancak senaryo bittiyse yapımcım ve oyuncularla.
Pitching yaparken nelere dikkat edilmeli?
Pitching benim çok başarılı olduğum bir konu değil ama çok önemli tabii. Ben iyi hazırlanmış bir sunumun işi çok kolaylaştırdığını düşünüyorum. İyi bir İngilizce ve kendiniz olmak da değerli.
Genç yazar ve yönetmenlere, hayatın yoğun temposunda nelerin besleyici olabileceğini önerirsiniz?
Meraklı ve disiplinli olmayı. Çok okumayı ve araştırmayı. Bolca eski, yeni demeden film izlemeyi. Ve bu uzun yolculukta moral bozmadan devam edebilmeyi..