Bağımsız sinemayı bir direniş biçimi olarak gören yönetmen Murat Sezen, Evrim Sinema Kolektifi’ni dayanışma temeliyle kurdu. Ona göre kolektif üretim yalnızca sinemada değil, yaşamın kendisinde bir karşı duruş biçimi. “Bizim için dayanışma bir yöntem değil, var olma biçimi,” diyen Sezen, hem kendi filmi Kendimizden Göç hem de danışmanlığını yaptığı yapımlar üzerinden sinemanın politik ve etik boyutlarını yeniden düşünmeye çağırıyor.
Evrim Sinema Kolektifi’ni kurarken sizi harekete geçiren temel ihtiyaç neydi?
Bu yapıyı oluştururken sizi bir araya getiren duygusal, sanatsal ya da politik motivasyonlar nelerdi?
Birlikte üretmek, yaratmak konusunda heyecan duyan biriyim. Birlikte çalıştığım arkadaşlarda bunun yansımasını görünce çok mutlu oluyorum; Sinema tam böyle bir sanat. Danışmanlığını yaptığım NEMESİS kısa filminin senaristi ve başrol oyuncusu Anton’la ve yönetmeni Zin’le bir yıllık yürüttüğümüz çalışma sonrası, Sarajevo Film Festivali’nde uzun metrajını satmak için yapımcılarla görüşürürken Anton “Bizim filmimiz bir TeamArt eseridir” dedi. Gurur duydum.
Evrim Sinema Kolektifi sinemaya gönül vermiş ve birbirine inanan insanların kurduğu bir kolektif. Kolektifin kurucularından Ümüt Öztürk’le önce insan olarak birbirimize inandık. Çalıştığımız her sinema fikrimizi, sinema ile ilgili bizi heyecanlandıran her şeyi birbirimizle paylaştık. Ümüt Çorum’da bir sağlıkçı olmasına ve sinema eğitimi almamasına rağmen kendini geliştirerek 9 bölüm yerel dizi çekmişti. Hayran oldum çabasına. Bütün imkansızlıklara rağmen üreten ve işbirliğine açık olan Ümüt’e Kendimizden Göç’ün senaryosunu attığımda “çekmeliyiz” dedi. 2 günlük tatilini set için kullandı ve yorucu işine geri döndü.
Mesaiden kalan zamanların bir kısmında kurgusunu da yaptı. Maaşının bir kısmıyla minimum set kuracak ışık ve ses düzeneği edinmiş. Sadece kamera ve bir kaç eksiği ortaklıkla alıp kolektifin projelerini, ilk benim filmimle başlayarak kolaylıkla çekebilir hale geldik. Biz sinema sevgimiz ve birbirimize inanmamızla kurduk kolektifimizi. Politik tavır yaşam anlayışımızın kendisiydi zaten. Yaşamın her alanında bu şekilde davranan insanlar olmaya çalışıyoruz. Sinemada sadece yaşamımızın bir parçası. Kolektifi oluştururken dayatmalara odaklanmadık, daha çok dayanışmanın gücüne ve birlikte heyecanımızı paylaşmaya odaklandık. Bu ahengi yakalayacağımız insanı bulana kadar ikimizde aramışız.
Ben Balıkesir’de, Ümüt Çorum’da sinema gündemimizle sürekli iletişim içindeyiz ve olgunlaştırıp çekiyoruz. Ümüt’ün projesi “Geçmişin Baharatı”nı kolektifin ilk filminden 4 ay sonra çektik ve şu anda festival yolculuğunda. Kolektif olmamızı güçlendiren en önemli şey sinemanın ilgilendiğimiz yönleri ve yeteneklerimizin birbirini tamamlaması. Ümüt daha teknik işlere odaklı, ben ise daha idari işlere odaklıyım. Ben festival süreçleriyle ilgileniyorum. Ümüt kurguda bizi daha ileriye taşımaya çalışıyor.
İkimizde hem kendimiz hem de sinema çevremiz için geliştirmemiz gereken alanları önümüze koyup bölüşüyor ve birbirimizle paylaşıyoruz. Bu heyecan, yeni öğrenilene duyduğumuz hayranlık bizi canlı tutuyor.
“Kendimizden Göç” filmini hem yazıp hem yönettiniz. Bu film kişisel bir hikâyeden mi yola çıkıyor, yoksa toplumsal bir iç hesaplaşmanın sinemasal ifadesi mi?
“Kendimizden Göç” iklim göçü ile ilgili bir film. Ben çok gezerek yaşadım. En son Muğla Köyceğiz’de yaşıyordum. Ancak sıcaklar dayanılmaz oldu, Kuzey Ege’ye taşındım. Yaşadığım yerlerde kendi gıdamı yetiştirmeye çalışıyordum; Muğla’da bu çok zorlaşmıştı. Balıkesir Gönen’de ki köyümde akarsu kuruyalı onlarca yıl oldu. Göller bir bir yok oluyor. Köylerde sulama kavgalarına şahit oldum. Bir festivalin teması “İklim Göçü” ile ilgili olunca bir senaryo yazdım. Ümüt “bence zorlama olmuş” dedi. Bende çöpe attım. “Kendimizden Göç”ü yazdım ve o kadar heyecanlandı ki. Çünkü senaryomda yıkılmış köy ve kurumuş baraj vardı. Ümüt’ün terk ettikleri, yıkık eski köyü ve üzerinde de kurumuş, beton yığını olmuş bir baraj vardı. Eski köyünü yazmıştım. Tokat’ta annesi Yeter Abla’yı başrol oyuncumuz yaptık. Alzheimer olan, eski köyünde yaşadığını zanneden bir kadını oynayacaktı. Annesi için her şeyin tanıdık olması, oyunculuk almak konusunda işimizi kolaylaştırdı. Annesinin oyunculuğu filmimizin en iyi yanı. 9 defne aldık. Bana göre tematik olması, festival stratejimiz kadar annesinin oyunculuğu bu 9 defneyi getirdi. Kurmaca hikayenin içindeki her şey, yerel oyuncularımızın çok tanıdığı olgulardı. İklim göçü de çok tanıdıkları bir şey. Türkiye’de ne yazık ki doğa yok edildikten sonra sadece konuşuluyor. “Kendimizden Göç” ettiğimiz için yabancılaştığımız doğayı yok ettik ve sonuçlarını yaşıyoruz.
Bağımsız sinemacı olmak bugün hâlâ politik bir duruş sayılabilir mi? Yoksa bu kavram artık anlamını mı yitirdi?
Türkiye’de ve dünyada bütün zorluklarına rağmen film yapılıyor. İnsanlar hayranlık duyulacak yaratıcılıkla, çevresindekileri heyecanlandırıp dayanışarak, zorluklarla da olsa film yapıyorlar. Burada sorun gösteri içeren bir sanat yapıyoruz ama gösterebilecek alan bulamıyoruz.
Filmimizi göstereceğimiz mecraların gösterim politikaları (iyi niyetli yada aşırı kazanç odaklı yaklaşım) nedeniyle kısıtlılıkları,
Dezavantajlı sinema üretimlerine karşı pozitif ayrımcılık anlayışının olmaması,
Sinemanın sektörleşmemesi,
Elitist kitlesini oluşturma potansiyeli olan ve popülerlik yaratan bir sanat olması, film üreten insanların bağımsızlığını zorlaştıran durumlardır.
Sektörde film yapımında hibrit yöntemler oluşturulabildi. Yapımcılar; ortak yapımlar, fonlar, dayanışmalar, maliyet düşürücü yaratıcılık gibi bir çok hibrit yöntem ile film yapabiliyor. Ancak dağıtım, satış, gösterim, görünürlük konusunda dayanışma üretilemiyor. Bu konuda festivallerin, devlet ya da sivil toplum kuruluşlarının, sinemaların, dijital platformların, sosyal medya platformlarının koşulları, kısıtlı imkanları hatta imkansızlıkları nedeniyle filmler seyirciyle buluşmadan kaybolabiliyor. Bütün dayanışmanın ve ortak aklın bu çabaya yönlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sinemada birlik oluşturması gereken STK’ların tartıştığı o kadar çok başlık var ki. Örneğin Yönetmenlerin STK’sı onlarca kısa da çeksen bile seni yönetmen olarak kabul etmiyordu; Bir uzun çekmeni istiyordu. Hiç uzun çekmek istemeyen yönetmenler bu STK’ya dahil olamayacaktı. Bu nedenle Kısa Film STK’sı oluşuyor. Bu bir bölünme ne yazık ki. Aslında sistemin dayattığı bireyselcilik var ama bu dayatma bizlerde karşılık bulduğu için var olabiliyor. Sinemadaki tercihlerimiz hayatımızdaki tercihlerimizden farklı değil. Gelecekte görünürlük mecralarını çoğaltan ve seyircisini yaratan kolektif bir bilinci yaratabilmemizi diliyorum. Türkiye’de kitlesel olmasa da azımsanmayacak kadar Sinema Toplulukları var ve heyecanla onları takip ediyorum. Sinemanın asıl unsuru olan seyirci ve topluluklar hemen hemen hiçbir ortak akıl üretilen platformlara çağrılmıyorlar. Bir kaç sanatçının ve bir kaç gönüllünün büyük çabalarıyla buluşmalar sağlanıyor.
Sistemin kodlarını çözmüş, ilişkileri olan ve ona göre film üreten sinemacılar var. Kolaylıkla filmleri seyirciye sunabilirler. Ancak bu filmler sinematografik kalitesi varsa seyircide karşılık buluyor; sinematografik bir kalite yakalamamışsa sadece film gösterilmiş oluyor.
Eğer filminizin sinematografik kalitesi varsa, filminizi iyi tanıyor ve sunacağınız yerleri biliyorsanız görünürlük şansınız artıyor. Örneğin festivaller dünyada 3.000 ila 14.000 kısa film başvurusu alıyorlar. 10 ila 50 film arasında film seçiyorlar. Festivallerin seçki politikaları gereği pozitif ayrımcılık yaptıkları film kategorileri var. Filminiz temasıyla ya da yönetmeninizin bir özelliğiyle bu ayrıma girmiyorsa seçilme oranınız azalıyor. %2 ila %0,04 gibi oranlardan bahsediyoruz. Bu nedenle filminizi çekmek kadar sunmakta önemli hale geldi. Festivaller, fonlar, ortak yapımlar gibi bir çok yöntem var. O nedenle hikayenizi çok iyi tanıyor, imkanlarınızı ve kısıtlılıklarınızı görüyor, hangi yol iyidir analizini yapabiliyor olmanız gerekiyor. Sizin gibi başka başvuruların olduğu bu mecralarda şansınızı arttırabilirsiniz ama garanti edemezsiniz.
Hikaye anlatıcısı olan sinemacılar var. Hikayesini kendi diliyle yazan ve anlatan; kaygılardan ve bu belirleyici unsurlardan etkilenmiyorlar. Şu anda danışmanlık yaptığım bu özelliklere sahip bir film var. NEMESİS kısa filmi kendi hikayesiyle, kendi diliyle bütün kaygılardan uzakta çekilmiş bir film. Bu filmin yönetmeni ve yapımcısıyla gösterim stratejisini bütün olasılıkları gözeterek alışılmışın dışında yöntemleri de belirleyerek çizdik. Filmin yapımı için aranan yöntemler gibi gösterimi içinde yöntemler aranıyor, deneniyor.
Sizce dayanışma, alternatif finans modelleri veya kolektif üretim biçimleri, bu krize bir çözüm sunabilir mi?
Burada yöntemlerin hepsini gözetmek gerekiyor. Senaristin hikayeden vazgeçmeden, yaratıcılıkla maliyeti düşürecek şekilde yazması, fonlar, ortak yapımlar, işbirlikleri gibi bir çok yol var. Öncelikle bu konuda bütün bu yöntemlere hakim olup senaryonun fikir aşamasından itibaren hangi yöntemlerle potansiyeli olduğunu görmek gerekiyor. Eğer iyi bir fikriniz ve özenle çalışılmış projeniz varsa, ortak heyecan duyduğunuz ekibiniz varsa, başkalarının projesinde kolaylaştırıcı olmuşsanız, onlarca fon sağlama yöntemine filminizi iyi sunabiliyorsanız gibi bir çok yöntem filminizi çekilebilir kılar. Burada en büyük handikap, herkesin kendi filmini para harcamadan çekmeye odaklı olması. Halbuki önceliğimiz herkesin hayatını sinema yaparken sürdürebileceği parayı kazanabildiği bir evreni el birliğiyle yaratmak olmalı. Filmimizi gösterme mecralarını çoğaltmak kadar kolektifliğin katılımcılığı ve şeffaflığı önemli. Hepimiz, hepimizi gözetmediğimiz sürece bu oluşamaz. Bunun için ortak akıl yürütmemiz gerekiyor. Kolektiflik sadece paranın olmadığı film çekilme sürecinde değil, kazanılan paranın, prestijin, popülerliğin ekibe yayıldığı bir yapıyı oluşturmamızdan geçiyor. Yönetmen sinemasından, danışmanlık yaptığım NEMESİS ekibinde belirtildiği gibi TeamArt sinemasına doğru yol almalıyız. Bir film beğeniliyorsa kurgucusunun, ışıkçısının, ses tasarımcısının merak edildiği veya sunulduğu bir kolektifliği yaratabilmeliyiz.
Bu anlamda İran Sineması minimalist ekiplerle çalıştığı için buna çok yakınlar. Türkiye’de İran filmleriyle ortak yapımcılık yapan Tülay Türken ile kolektiflik ve çok farklı projeler üretiliyor olması nedeniyle işbirliğimiz gelişti. Tülay’ın yönetmenliğini yaptığı HALİKYA kısa filmi İranlı bir kadının Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmasının hikayesi. Kolektif bir üretim. Gösterim yolculuğu için stratejisini filmin özelliklerine göre belirliyoruz; süreçte de değerlendiriyoruz.
Genç sinemacılara ya da sinemaya yeni adım atanlara ne söylersiniz?
Sektörün daralan olanaklarına rağmen üretmeye devam edebilmek için hangi iç motivasyonlara tutunmak gerekiyor? Kendi yolculuğunuzdan yola çıkarak, onlara ne tür bir dayanıklılık önerirsiniz?
Öncelikle sinema sevdalarını canlı tutmalarını söylerim. Bunun yöntemlerini bulsunlar. Sinema yaratıcı bir sanat. Filmin çekim öncesinde, çekim sırasında ve çekim sonrasında bütün iş kalemlerinde bu yaratıcılığı kullanmaları gerektiğini bilsinler. Sorudaki olanaksızlıklara ve zorluklara değil yaratıcılıklarına, yeteneklerine, bilgilerine, gönülden işbirliği yaptığı sinemacı çevresine, girişimciliklerine ve sinemacı olarak kendilerini ve filmlerini çok iyi sunmalarına odaklansınlar. Uluslararası düşünsünler.
Filmi çekmek kadar sunmak ve gösterim stratejisini yönetmenin de önemli olduğunu bilsinler. Filmi kime sunduklarına göre sunum stratejileri de değişmektedir. Bunlara eğilsinler ve öğrenip deneyimledikçe geliştirsinler.
Herkesin film fikri veya filmi çok özel. Sinemacı önce kendisine dürüst olmalı. Filmini sinematografik olarak eleştirebilmeli ve potansiyelini değerlendirebilmeli. Film fikrinizi çöpe atabilirsiniz ya da hiç gösterim almadığı halde yıllarca sunmaya devam edebilirisiniz; bunları doğru kriterlerle değerlendirerek seçiminizi yapabilirsiniz. Yıllar sonra değeri anlaşılan filmler olduğunu unutmayalım.
Sinema her zaman iş listesi kabarık olan ve ekiple yapılan bir sanat alanı olacak. Bu anlamda sinema heyecanı canlı bir ekiple filmin sinematografik kalitesi artacak ve seyirci yolculuğunda şansı olacaktır. Bunun için heyecanlı ve gelişmeye her zaman açık ekip ruhunu seven sinema çevresi oluştursunlar. Sonuçta bu insanlarla tanışmak için sinema etkinliklerine ve sinema profesyonellerinin buluştuğu çeşitli platformlara katılmayı gözetsinler.
Tabii ki özenle çalıştıkları filmlerini çeksinler. Her iş için uygun tarih koydukları bir iş takvimi yapsınlar ki filmlerini çekebilsinler. Oluşabilecek aksilikleri öngörmek ve pratik çözümleri konusunda kendilerini geliştirsinler. Film çekiminde zamanlama çok önemli. Doğru bir ritimle, doğru zamanlamayla işlerini yürütmek filmin yolculuğuna katkı sunar.
Sinema heyecanlarını canlı tutacak bir hayat yaratsınlar. Sinema profesyoneli olarak yaşayacakları bir hayat onları bekliyor.