Moda haftalarının kalabalığında, siyahlar içinde dikkat çeken bir silüet vardır. Keskin bir duruş, zamansız bir stil ve mesafeli bir gözlem. Diane Pernet, yıllardır modanın yalnızca içinde değil, aynı zamanda karşısında konumlanan bir figür olarak öne çıkıyor.
1980’lerde New York City’de başlayan kariyeri, onu önce kendi markasını yaratan bir tasarımcıya, ardından modayı yorumlayan bir yazara dönüştürdü. 1990’da Paris’e taşınmasıyla birlikte ise bu bakış daha da derinleşti; moda onun için artık yalnızca üretilecek bir nesne değil, okunacak ve yeniden kurgulanacak bir anlatıya dönüştü. Dijital platformlar henüz bugünkü etkisine ulaşmamışken kurduğu “A Shaded View on Fashion” ile moda yazarlığına kişisel ve eleştirel bir dil kazandıran Pernet, kısa sürede uluslararası moda çevrelerinin dikkatini çekti.
Ancak onun asıl kırılma noktası, 2008 yılında Paris’te, Jeu de Paume’da başlattığı üç günlük bir etkinlikle geldi. Bu etkinlik, zamanla A Shaded View on Fashion Film (ASVOFF) adıyla, moda filmi alanının en önemli referans noktalarından birine dönüştü. Pernet’in küratörlüğünde gelişen bu platform, yalnızca film gösterimlerinden ibaret olmayan; konferanslar, performanslar ve sergilerle genişleyen, gezici ve uluslararası bir yapıya evrildi.
Bugün ASVOFF, farklı coğrafyalardan yönetmenleri, sanatçıları ve moda profesyonellerini bir araya getirirken; moda filmini reklamın ötesine taşıyan, bağımsız bir ifade alanı olarak konumlandırıyor. Pernet’in seçkileri, estetikten çok anlatıya, trendlerden çok özgünlüğe odaklanarak, bu alanın sınırlarını sürekli yeniden tanımlıyor.
New York’un enerjisi, Paris’in rafineliği ve dijital çağın dönüşümü arasında şekillenen bu yolculuk, yalnızca bir kariyer hikâyesi değil; aynı zamanda moda filminin doğuşuna ve evrimine tanıklık eden güçlü bir anlatı sunuyor.

Moda tasarımcılığından festival direktörlüğüne uzanan yolculuğunuza bugün baktığınızda, sizi en çok dönüştüren kırılma anı hangisiydi?
Gerçek kırılma noktası, kadınları giydirmekten ziyade onların nasıl kadrajlandığına, nasıl filme alındığına ve nasıl hatırlandığına daha fazla ilgi duyduğumu fark ettiğim andı. Asıl ifade alanımın kumaş değil, görüntü ve anlatı olduğunu gördüğümde, artık “sadece” kıyafet üretmeye geri dönmem mümkün değildi. Bu görüntüler için bir alan yaratma fikri de zamanla kaçınılmaz hale geldi.
1980’lerde New York City’de moda tasarımcısı olarak çalıştığınız dönemde sizi en çok besleyen yaratıcı çevre kimlerden oluşuyordu?
Aslında tek isteğim, kadınların kendilerini güçlü, güzel ve aynı zamanda rahat hissettikleri kıyafetler üretmekti. Başlarda Bauhaus’un “biçim işlevi takip eder” fikrinden çok etkilendim ve mükemmel hacmi yakalama fikrine takıntılı hale geldim ki bu en zor şeydir. Kumaşı doğrudan beden üzerinde şekillendirirdim; böylece giysinin gerçekten nasıl hareket ettiğini ve “yaşadığını” görebilirdim. Benim için mesele her zaman süsleme değil; saflık, güç ve duyusallıktı.
Kendi markanızı 13 yıl boyunca sürdürmek size, bugün festival yönetiminde ne gibi beceriler kazandırdı?
Kendi markamı yönetmek bana belirsizlikle yaşamayı ve yine de üretmeyi öğretti. Üretim krizleri, geciken kumaşlar ve ödenmemiş faturalar arasında koleksiyonun bütünlüğünü korumayı öğrendim. Bugün aynı kararlılığı, ticari olmasa bile gerekli hissettiren bir programı, bir yönetmeni ya da riskli bir fikri savunurken gösteriyorum.
1990’da Paris’e taşınma kararınızın arkasındaki motivasyon neydi? Bu şehir sizin estetik dilinizi nasıl değiştirdi?
Paris’in estetiğimi değiştirdiğinden çok, ruhumu kurtardığını düşünüyorum. O dönemde New York, Blade Runner gibiydi. Suç, evsizlik ve uyuşturucu her yerdeydi. Böyle bir karanlığın içinde ilham bulmak zordu. Üstelik yaşadığım West Village mahallesinin yaklaşık %80’i AIDS nedeniyle ya hayatını kaybetmişti ya da ölmek üzereydi. Havada taşınan yas dayanılmazdı. Paris’e gitmek, yeniden nefes almak ve üretmeye devam edebilmek için bir çıkış yoluydu.

Blog yazarlığına başladığınız dönemde dijital moda eleştirmenliği henüz yeni bir alandı. Sizi bu alana iten neydi?
Blogu başlatmamın nedeni, moda yayıncılığının ne kadar dar bir çerçevede kaldığına duyduğum hayal kırıklığıydı. Sevdiğim pek çok tasarımcı ve fikir ana akım medyada yoktu. Blog, günlük hayatımdan küçük bir pencere açma biçimim oldu. Defileler, stüdyolar, gece geç saatlerdeki gösterimler… “Ben bunu heyecan verici buluyorsam, belki siz de bulursunuz” demek istedim.
The New York Times tarafından “orijinal stil blogcusu” olarak tanımlanmak sizin için ne ifade ediyor?
Bu tanım beni gülümsetiyor. Çünkü başladığımda ne bir model vardı ne de “influencer ekonomisi”. Sadece ben, bir kamera ve merakım vardı. “Orijinal” olarak anılmak, içgüdülerimi takip ettiğimin ve bunun bir gün başkaları için de anlamlı hale geldiğinin bir kabulü gibi geliyor.
Vogue Business’ın sizi “genuinfluencer” olarak tanımlaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu kavram sizce neyi temsil ediyor?
“Genuinfluencer” biraz tuhaf ama anlatmak istediği şeyi takdir ediyorum: etkimin beğeni peşinde koşmaktan değil, yılların emeğinden gelmesi. Benim için bu, bir filmden, tasarımcıdan ya da parfümden bahsediyorsam bunun bir anlaşma nedeniyle değil, gerçekten sevdiğim için olduğuna insanların güvenmesi demek.
Stilinizin bu kadar güçlü bir imzaya dönüşmesi sizin için ne ifade ediyor?
Bu, hiçbir şey söylemeden bir odaya girip tamamen kendim olabilmek demek. Peçe, siyah, hacimler. Bunlar benim zırhım, sığınağım ve otobiyografim. İçimdeki utangaçlığı, mahremiyet ihtiyacımı ve dünyaya bakma isteğimi taşırlar; görülmekten çok bakmayı tercih ederim.
Moda yazarlığından görsel anlatıya geçiş süreciniz nasıl gelişti?
Hayatımdaki her şey organik gelişti. Bir gün uyanıp “Artık film yapıyorum” demedim. Zaten sürekli çekim yapıyordum. Kamera arkası anlar, sokak görüntüleri, beni etkileyen insanlarla röportajlar… Daha çok gözlemci olarak. Bir noktada bu parçaların hikâyelere dönüşebileceğini fark ettim. Yazmak da bir hedef değildi, kendiliğinden gelişti. 2005 Şubat’ında blogumu başlattığımda, hem görsel hem yazılı olarak kendimi ifade edebileceğim doğal bir platform oluştu.

Temple University’de belgesel sinema eğitimi almanız, moda filmine yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi?
Biraz ironikti: Belgeselleri seviyordum ve Temple’da bunu öğretiyorlardı, oysa ben gizlice kurmaca yapmak istiyordum. Görmeyi ya da vizyon sahibi olmayı öğretebileceğinizi düşünmüyorum; bu bir iç dürtüdür. Ama okul teknik ve sinema tarihi kazandırır. Cassavetes, Fassbinder, Fellini ve Buñuel gibi yönetmenlere daldım. Hâlâ en ilginç filmlerin 1970’lerde yapıldığını ve bugün bile canlı kaldığını düşünüyorum.
Görsel estetik anlayışınızda sinema mı, moda mı daha baskın?
Her zaman sinema. Moda bana doku ve silüet verir ama sinema bana zaman, ritim ve duygu kazandırır. Bir iş ancak hareket ettiğinde, nefes aldığında ve bir sahne gibi açıldığında tamamlanmış hissedilir.
Kendi stilinizin bu kadar ikonik hale gelmesi sizin için bilinçli bir seçim miydi, yoksa zamanla oluşan bir kimlik mi?
Çok basit başladı: Siyah içinde, katmanlı drapelerde ve koyu gözlüklerin arkasında kendimi en “ben” gibi hissediyordum. Zamanla bu bir üniformaya dönüştü. Kırılganlığımı koruyan ve hayatım değişse bile beni tanınır kılan taşınabilir bir sığınak.
Sinema dünyasında yer almanız; örneğin Prêt-à-Porter veya Zoolander 2 gibi projelerde görünmeniz, size ne kattı?
Bu deneyimler bana sektörün ne kadar sürreal olabileceğini hatırlattı. Hem hiciv hem de kaos. O setlerde bulunmak, moda filmleri için daha kişisel, tuhaf ve samimi bir alan yaratma isteğimi güçlendirdi.

Roman Polanski ve Robert Altman gibi isimlerle aynı projelerde yer almak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Onlar benim ikonlarımdı. Altman ve Polanski’nin setlerinde, her şeyin yönetmenin bakışı etrafında şekillendiğini gördüm. Kaosun ortasında sergiledikleri sakinlik ve hassasiyet bana şunu öğretti: Festival kürasyonu da aslında benzer. İnsanların içine gireceği bir dünyayı, görünmeyen bir mimariyle kurarsınız.
Kendi kariyerinizi tanımlamak zorunda kalsanız: küratör, eleştirmen, sanatçı ya da hikâye anlatıcısı, hangisini seçerdiniz?
Hikâye anlatıcısı. Film seçerken, yazarken, giydirirken ya da konuşurken hep bağlantılar kurmaya çalışıyorum: “Dünyaya böyle de bakabilirsiniz” demek için.
Yıllar içinde değişmeyen tek estetik prensibiniz nedir?
Her zaman şuna inandım: ima etmek, açık etmekten daha güçlüdür. Gizeme, sadeliğe ve izleyicinin hayal gücüne alan bırakan anlatılara çekilirim.
Moda ve sanat dünyasında “bağımsız kalabilmek” sizin için ne ifade ediyor?
Bağımsızlık, korkmadan “hayır” diyebilmek demek. Bilinmeyen yetenekleri destekleyebilmek, dürüst gelmeyen projeleri reddedebilmek ve ASVOFF’u bir pazarlama makinesinden çok bir laboratuvar olarak tutabilmek.
Kendi hikâyenizi bir moda filmi olarak anlatsanız, bu film nasıl bir atmosferde geçerdi?
Büyük ölçüde gece olurdu: şehirlerde uzun yürüyüşler, otel koridorları, çay salonları, müzeler, galeriler, festivaller ve boş sinema salonları… Atmosfer sakin ve gizemli olurdu. Siyahlar içinde bir kadın, sürekli ilerleyen, yüzleri ve anları tılsımlar gibi toplayan.

2008’de Jeu de Paume’da başlayan ilk festivalin ruhu nasıldı?
İlk festival, birbirini tanımadan birbirini bekleyen insanların gizli bir buluşması gibiydi. Heyecanlıydık, biraz da inanamaz haldeydik. Bu niş tutkunun artık gerçek bir perdesi ve izleyicisi vardı.
Moda filmi kavramı o dönemde henüz tanımlanmamışken bu riski nasıl aldınız?
Bunu cesaret olarak yaşamadım; daha çok kaçınılmazdı. Zaten film topluyor, konuşuyor, paylaşıyordum. Bunu bir festivale dönüştürmek doğal bir adımdı. Kimin gelip gelmeyeceğini bilmesem de.
ASVOFF’un bugün hâlâ en uzun soluklu moda film festivali olmasının sırrı nedir?
İnat ve merak. Yeni platformlara ve teknolojilere uyum sağladım ama vizyonu bütçenin önüne koyma fikrinden asla ödün vermedim. Bu tutarlılık ASVOFF’u ayakta tuttu.
İlk festivali yaparken bunun bu kadar büyüyeceğini hissetmiş miydiniz?
Başından beri festivalin dünyayı dolaşmasını istedim ve uzun yıllar böyle oldu. ASVOFF, dünyanın ilk moda film festivali olarak birçok ülkeye davet edildi. Diğer şehirler de kendi festivallerini kurmaya başladı. ASVOFF ise özünde kültürel bir festival olarak kaldı.
Kendi platformunuz A Shaded View on Fashion’u kurarken temel amacınız neydi?
Dünyayı kendi gördüğüm gibi belgelemek istedim. Ön sıralar ve büyük markalar değil, unutulmuş köşeler, öğrenciler ve bağımsız üreticiler. Blog benim günlüğüm ve manifestomdu.
İlk yıllardaki moda filmleri ile bugünün moda filmleri arasındaki en büyük fark nedir?
İlk dönemlerde moda filmleri aslında hareketli editoryallerdi. Gerçek bir film ise bambaşka bir dildir. Senaryo, ses, oyunculuk ve ritim gerektirir. Ben her zaman yüzeyden çok anlatıyı tercih ettim.

Günümüzde moda filmlerinde sizi en çok rahatsız eden tekrarlar veya klişeler neler?
Her şeyin aynı görünmeye başlaması beni endişelendiriyor: yavaş çekimler, anonim modeller, sisli ışıklar… Logoyu değiştirseniz hiçbir şey değişmiyorsa, o film ruhunu kaybetmiştir.
Moda filmlerinde “hikâye” mi yoksa “estetik” mi daha baskın olmalı?
Benim için duygu önce gelir. Hikâye ve estetik ona ulaşmanın yollarıdır. Tek affedilemez şey sıkıcılıktır.
ASVOFF seçkilerini oluştururken en çok neye dikkat ediyorsunuz?
Bir nabız ararım, gerçek bir bakış açısı. Kamera arkasında gerçek bir insan hissediyorsam ilgimi çeker.
Dünyanın farklı coğrafyalarından film seçmek, kürasyon sürecini nasıl etkiliyor?
Farklı coğrafyalar referanslarımı sürekli sarsıyor. Bu farklılıkların aynı programda çarpışmasını seviyorum.
Kültürel çeşitlilik sizin festivalinizde nasıl bir rol oynuyor?
Çeşitlilik bir “kutu işaretleme” değil, festivalin oksijenidir.
Moda filmi üretiminde coğrafyanın etkisini nasıl gözlemliyorsunuz?
Coğrafyayı ışıkta, ritimde ve bedenlerin hareketinde görürüm.
ASVOFF’un “kapsayıcı festival” kimliği nasıl oluştu? Bu bilinçli bir strateji miydi?
Başından beri farklı sesleri bir araya getirdim, zamanla bu kimliğe dönüştü.

Uydu etkinlikler, performanslar ve sergilerle festivali gezici bir yapıya dönüştürme fikri nasıl gelişti?
Gezici yapı davetlerle başladı ve festivalin canlı kalmasını sağladı.
Festivalin sadece film gösteriminden öte bir deneyime dönüşmesi neden önemli?
Çünkü topluluk karanlıkta oluşmaz. Karşılaşmalar önemlidir.
Moda filmi ile reklam filmi arasındaki sınır sizce nerede başlıyor ve bitiyor?
Sınır dürüstlükte başlar. Reklam satmak ister, moda filmi ise bir dünya kurar.
Günümüzde markaların moda filmine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bazı markalar cesur, bazıları hâlâ eski alışkanlıklarda.
Bağımsız yönetmenler için moda filmi hâlâ özgür bir alan mı?
Evet, özgür bir alan, eğer taklit etmezlerse.
ASVOFF jürilerini seçerken hangi kriterleri göz önünde bulunduruyorsunuz?
Saygı duyduğum gözlere sahip insanları seçerim.

Farklı disiplinlerden jüri üyeleri seçmek festivalin sonuçlarını nasıl etkiliyor?
Farklı disiplinler süreci zenginleştirir.
Moda filmi üretmek isteyen genç yönetmenlere en kritik tavsiyeniz ne olur?
Kendi takıntılarınızdan yola çıkın.
Yapay zekâ ve yeni teknolojiler moda filmi üretimini nasıl etkileyecek?
Teknoloji kolaylaştırır ama vizyonun yerini alamaz.
Eğer bugün ASVOFF’u sıfırdan kuracak olsaydınız, neyi tamamen farklı yapardınız?
Dijital arşivlemeyi daha baştan kurardım ama ruhu değiştirmezdim.