Geleneksel halk müziği ile modern ses dünyası arasında gidip gelen bir baba–oğul hikâyesini fantastik bir anlatıyla buluşturan “Galaksinin Tezenesi”, kısa film formunda özgün bir görsel-işitsel deneyim sunuyor. Akademisyen, yazar ve yönetmen Semih Ellialtı, müzik metafor ve kuşaklar arası ilişkiyi merkeze alan bu yapımı Anka Dergi için anlattı.
“Galaksinin Tezenesi” fikri nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyeyi anlatmaya sizi iten temel motivasyon neydi?
Türkiye’de arthouse sinemanın yeni özgün denemelere ve anlatı dilinde çeşitliliğe ihtiyacı olduğunu sadece bir yönetmen değil, aynı zamanda bir izleyici olarak da uzun zamandır düşünüyordum. Akademide ve edebiyatta üzerine çalıştığım fantastik türün gerçekliği eğip bükebilme kabiliyeti, bana bu yeni denemeleri mümkün kılan bir alan açıyordu. Fantastiğin mitolojiden, kültürden ve tarihten faydalanmamı sağlayan yönleri benim nasıl bir film üretebileceğim konusunda belirleyici oldu açıkçası. Şamanların, ozanların ve psychedelic rock müzisyenlerinin göklerle/uzayla, müzikle ve varoluşla kurdukları ilişkinin birbirini takip eden bir örüntü taşıdığını fark ettim. Bu örüntüyü takip ederek yerelden evrensele uzanabilen fantastik bir hikâye oluşturmanın mümkün olduğunu düşündüm. Sazın tellerine her vurduğumuzda bizi uzaya götüren bir tezene fikriyle hikâyenin kapısı aralanmış oldu.
Baba–oğul ilişkisi üzerinden kurulan kuşaklar arası geçişi yazarken hangi duyguyu merkez aldınız?
Ülkemizde her geçen gün giderek derinleşen ölçekte “modern-geleneksel” – “eski-yeni” çatışması mevcut. Filmde de baba ve oğul arasındaki kuşak çatışması, başta birbirinden farklı görünen halk müziği ve rock müzik üzerinden işleniyor. Oysa kendi müzik tarihimizde görüyoruz ki bu iki müzikal anlayış birbirinden çok uzak değil, hatta birbirini besleyerek evrensel bir form üretmeye müsait. Tıpkı birbirinden farklı görünen baba ve oğlun, zıt görünseler de uzlaşısının mümkün olması gibi. Geleneksel olanın tabularını yıkması, modern olanın ön yargılarını kırması yeni ve özgün bir formda buluşmalarına neden oluyor. Bu formu sağlayan şey de uzlaşı. Bir bakıma filmde uzlaşının mümkün olduğunu işleyerek, umut duygusunu merkeze aldığım söylenebilir. Her türlü farklılığa rağmen birlikte huzur içinde yaşayabilmenin umudu.

Mistik saz ve uzay yolculuğu metaforu kısa film için oldukça çarpıcı. Fantastik anlatıya yönelmenizin özel bir nedeni var mıydı?
Ozanlıktaki el verme deyimiyle, Michalengelo’nun “Ademin Yaratılışı” freski arasında bağ kurmama zemin sağlaması, fantastik anlatıya neden yöneldiğimi kısaca açıklıyordur diye düşünüyorum.
Geleneksel halk müziği ile modern rock arasındaki geçişi görsel ve işitsel olarak nasıl kurdunuz?
Aslında film müziklerini üç ana karakteri yansıtan üç farklı katmana böldüğümüzü söyleyebilirim. Şaman Ana’nın sahnelerinde şaman davullarıyla birlikte Hööemey adı verilen Türk gırtlak müziğini, Metin karakterinde psychedelic rock müzik ve gitar tınılarını, babada ise halk müziği ve Âşıklık kültürünü yansıtan eserlerden yararlandık. Böylece her karakterin birbirini etkilese de kendine has bir müzik dili olduğunun altını çizme fırsatımız oldu.
Filmde Güven Kıraç ile çalışmak projeye nasıl bir katkı sağladı?
Öncelikle Güven Kıraç’ın ben dahil olmak üzere tüm film ekibine hangi yaş ve tecrübede olursak olalım işini severek, huzurla ve iş etiğini koruyarak yapma konusunda çok şey öğrettiğini düşünüyorum. Projenin kostümden özel efektine kadar yaratıcı tüm yönlerini, yönetmenle birlikte daha iyiye sevk etmeye ve düşünmeye oldukça açık usta bir oyuncuyla çalışabilmek gerçekten mutluluk verici. Yazdığınız karakterin gestusundan kurduğu cümlelerine kadar en doğal formuna kavuşması oldukça katmanlı bir süreçken (hele de delimsek bir halk ozanıysa), Güven Kıraç gibi usta oyuncular hem tüm bu malzemelerden kısa sürede çok lezzetli bir yemek çıkartmayı başarıyor, hem de size alternatif tariflerin mümkünlüğüne dair yeni bir ufuk kazandırıyor. Aynı şekilde diğer tüm oyuncularımızdan bu film süresince çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim.

Kısa film formu yoğun bir anlatı ekonomisi gerektiriyor. Bu filmde özellikle anlatmaktan vazgeçtiğiniz katmanlar oldu mu?
Açıkçası olmadı. Sanatta yeterlik teziyle birlikte yürütülen iki yıllık planlı bir çalışma olduğu için anlatıya en çok hizmet eden tarafların filmde kalması çoktan kararlaştırılmış bir konuydu. Bu vesileyle proje danışmanımız Doç. Dr. Hakan Aytekin hocama da katkılarından dolayı teşekkür ederim. Kısa filmin anlatı ekonomisi gerektirdiği fikrine katılıyorum elbette. Hele de festivallerin genellikle 20 dakikalık bir süre sınırı koyduğu düşünülürse, sizin de fantastik bir dünya kurup kısa sürede o dünyaya seyirciyi ikna etmeniz gerekiyorsa bu durum biraz böyle. Fantastik dünya kurarak bir kısa film yapmanın, süre limitleri baz alındığında bir meydan okuma olduğu söylenebilir.
“Galaksinin Tezenesi” gerçek ile absürt arasında özgün bir hat kuruyor. Bu anlatı tonunu tasarlarken sizi en çok ne besledi?
Ben daha çok absürditeden ziyade kendini ciddiye alan bir fantazyanın peşindeyim. Bunun ne olduğunu kısaca açıklayayım. Örneğin Onur Ünlü sinemasında gerçek ile absürdün sürreal bir çizgide buluştuğunu söyleyebiliriz. Ancak Galaksinin Tezenesi’nde yaratılan fantastik gerçeklik kendini absürt saymıyor. Aksine evet seyirci “babanın astronot arkadaşları olabileceği ve oğluyla uzayda müzik yapabileceği” fikriyle ayrılıyor salondan. Yüzüklerin Efendisi izlerken gerçek hayatta elfler ve hobbitler olmadığını bilmemize rağmen, iki saat boyunca onları varmış gibi bir ön kabulle izleyip bu fantastik gerçekliğe kendimizi ikna edebilmemiz gibi bir nevi. Yani benim fantazya anlayışım, kendi fantastik gerçekliğini ciddiye alıp kabul eden, seyirciyi de buna ikna eden bir anlayış. Özetle kendi kültürel katmanlarından beslenirken hamasileşmeyen, fantazyayı sadece gerçek dünyanın dertlerinden kaçış için kullanmayan ve tam tersi bir meselesi/derdi olan bir fantastik anlayış üretme talebindeyim. Çünkü hayal gücünün sınırlarını zorlayarak da bu dünyanın bireysel ve toplumsal dertlerini tartışmak mümkün. Dolayısıyla beni Ursula K. Le Guin gibi eleştirel fantazya yazarları da Bergman gibi fantastiği kendi meselelerini irdelerken kullanan yönetmenler de etkiledi diyebiliriz. Filmlerinde bu üslubu cesurca kullanan Ömer Kavur, Atıf Yılmaz ve Ezel Akay gibi usta isimleri anmadan geçmemek lazım elbette.
Akademisyen kimliğiniz film üretim sürecinizi nasıl etkiliyor? Teori ile pratik arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Film ve tez süreci birlikte ilerlediği için doğal olarak kurmaca formunu yaptığım araştırmalarla zenginleştirme fırsatım oldu. Akademi, derinleşmek istediğiniz konularda doğru araştırma kabiliyeti edinmenizi sağlıyor. Bir anlatının nitelikli olmasını istiyorsanız ve konuyu derinlemesine kavramak istiyorsanız doğru araştırma yapmak, doğru kitapları okuyup doğru insanlarla konuşmak oldukça önemli. Filmin senaryosunu geliştirirken, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk müzik kültürüne dair çok fazla okuma yaptım örneğin. Bu da filmde görünecek sazın nasıl konumlanacağını bile etkileyebiliyor. Ya da bir Şaman kostümü neler göz önünde bulundurularak tasarlanmalı gibi şeyler… Tamamen akademik bir perspektifle kurmaca metin oluşturulmalı gibi değil tabii ki bahsettiğim şey. Ancak kurduğunuz dünyaya tüm yönleriyle hakim olmak ve onu doğallaştırmak için akademik çalışmalardan yararlanmanın işe yaradığını kesinlikle söyleyebilirim.
