Bugün kültür, tarih ve hukuk dünyasında önemli bir isim olan Sayın Avukat Ulvi Puğ ile beraberiz. Öncelikle bize yoğun temponuzdan vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Ulvi Bey.

Ben teşekkür ederim bana ve derginize yer vereceğiniz, kütüphanemizin tanıtılmasına katkıda bulunacağınız için.

Yoğun bir tempoda birçok sorumluluğu aynı anda yürütüyorsunuz. Buradan başlayabiliriz isterseniz. Gününüz genellikle nasıl başlıyor ve nasıl bitiyor?

Ya şimdi yoğun tempo, bazı mesafeler insanın gözünde çok büyür, bazı işler de gözünde büyür. “Şuradan Alsancak’a yürüyelim.” “Ooo oraya kadar yürünür mü?” Matematiğe vurduğumuzda 1500 metredir, herkesin yürüyebileceği… Bazı işler insanın gözünde büyüttüğü için zor gelir. Biraz planlama yeteneğiniz varsa ve yaptığınız işi severek yapıyorsanız çok kolay yetişebiliyorsunuz. Tabii ki vatana borcumuz var. Bu vatan kolay kurtarılmamış, bu Cumhuriyet kolay kurulmamış. E bu borcu ödemenin sorumluluğu da varsa bünyenizde, o zaman işler size çok zor gelmiyor. Çok yere gidip konuşuyorsunuz, birçok işi yapmak için şevk alıyorsunuz, daha inançlı olarak çalışıyorsunuz. Ve güzel tarafı şu; bazen yolda bir çocuk sizi görüyor, bir konuşmanızı dinlemiş, sarılıyor “Ulvi Amca” diyor. Bazen birisi geliyor “Ulvi Bey” diye sarılıyor, o zaman bütün yükleriniz azalıyor.

Bunların en güzel örneklerinden birisi; bir gün Mehmetalan Köyü vardır Edremit’te, orada bir Cumhuriyet konserine gittik. Tabii birçok sanatçı dostumuzla beraber ben de şiirler okudum, Atatürk’ü anlattım. Köyün en güzel iki genç kızı geldiler yanıma –genç kız diye espri yapıyorum, birisi 100 yaşındaymış birisi 96 yaşındaymış– nasıl beni çocuk gibi okşuyorlar böyle: “Ulvi Beyciğim, evladım seni görünce Atatürk’ü görmüş gibi olduk” diye… O okşama bir 5 yıllık size enerji veriyor, bütün yorgunluğunuzu alıyor. Onun için yorulmadan, tabii sağlığımıza da dikkat ediyoruz, ikisi bir arada olunca hepsine yetişmeye çalışıyoruz.

Peki okuyucularımıza ve genç nesle hayata daha verimli bağlanmaları, devam etmeleri için ne önerirsiniz?

Ben hep gençlere şunu söylüyorum: Başarıya giden yol üç basit cümleden geçer: Sevmeyi bilmek, bilmeyi sevmek, cesurca uygulamak. Şimdi sevmeyi bilmezseniz bildiğinizin filan hiçbir faydası olmaz. Sevme olmadan, bir şeyi sevmeden –bu vatanınız olur, çocuğunuz olur, doğa olur, sanat olur– ama bir sevgi olması lazım içinizde. Çünkü bilim, bilgi; istediğiniz kadar bilin, o bilgi size atom bombası da yaptırabilir, ilaç da buldurabilir. Onun için sevmeyi bilmek lazım. Ama bilmeyi sevmezseniz, bilgi eksikliğinden dolayı sevdiğinize zarar verebilirsiniz. Örneğin ilk yardımı bilmeyen bir anne, çocuğu için canını vermeye hazır bir anne, gereksiz bir müdahaleyle çocuğunun hayatına mal olabilir veya sakat kalmasını sağlayabilir. Onun için mutlaka bilmeyi de sevmemiz lazım. Ama sevgiyi ve bilgiyi kendimizi güzel gösterecek makyaj malzemesi olarak kullanmanın da bir anlamı yok. Onun için sevgimizi ve bilgimizi de cesurca ortaya koymamız, sergilememiz gerekiyor. Bunu yaparsanız çok daha başarılı olarak gideceksiniz. Ha bu söylendiği kadar kolay bir şey değil yani ciddi bir eğitim ve dünyayı sadece gözlerinizle değil kalp gözüyle de görmek gibi birçok meziyetin bir arada olması lazım ki bu üç cümleyi de hayata geçirme imkanı olsun.

Biraz da yazarlık yolculuğunuza dönmek istiyoruz. Hayatınızda sizi dönüştüren bir kırılma anı oldu mu? Bu deneyim yazdıklarınıza nasıl yansıdı?

Ben 1961 yılında bir gecekonduda doğmuş bir abinizim. Ama babam çok kitap okuyan bir insandı. Bizim o bir göz odada doğduk, ikinci bir oda yapılmamıştı bize henüz fakat teyzem de aynı sokakta oturuyor, teyzemin eşi de eniştem de –rahmetli, nur içinde yatsınlar– bir Köy Enstitüsü mezunu öğretmendi. Babamla ikisi bir oda yaptılar evin bahçesine ve biz o odada “kütüphane” kavramıyla tanıştık. Varlık Yayınları, Akbaba dergileri… Onların içerisinde büyümüş bir çocuğum. Belki dönüm noktalarından birisi olur; o hazinenin içerisinde büyüdük. Kitapla çok erken yaşta tanışma fırsatını bulmuştum. Benim için dönüm noktası bence odur. Çünkü biz çocuklarımızı kitapla çok geç tanıştırıyoruz. E bizde de kabahat var tabii. Anne babalar “Sigara içme evladım” derken ellerinde sigarayla bunu söyleyince çocuklar bakıyorlar böyle… “Kitap oku evladım” diyen anne babanın elinde de kitap görmüyorlar. “Yahu sigara zararlıysa sen niye içiyorsun anne? Kitap yararlıysa sen niye okumuyorsun baba?” diye düşünüyordur bütün çocuklar. Onun için biz o bakımdan şanslıydık. Tabii o kitap sevgisini oradan aldık. Bir de yani böyle ağır romanlar filan değil, Bütün Dünya dergilerini hala okurum, orada kısa anekdotlar filan okumayı zevkli hale getiren kitaplarla başlayınca, karikatürlerle başlayınca keyifli bir tanışma oldu. O benim için hem kitap okuma alışkanlığını sürdürmemde hem de yazı yazma zevkini aşılamamda çok önemli oldu.

İkinci dönüm noktası da; babam bana okumayı öğrendikten sonra köşe yazılarını okuturdu bana okumamız gelişsin diye. Çetin Altan’ın yazılarını okuturdu bana. Ben İstanbul Hukuk’u kazandığımda da iki nasihatte bulunmuştu. Herkes işte “Şunu oku, şöyle oku, böyle yap” falan… Hatta bir komşumuz dedi: “Bak dedi oraya gidip çapkınlık falan yapıp da dedi babanı zor durumda bırakma.” Babam şöyle elini omuzuna attı: “Yahu Hüseyin Efendi niye zorluyorsun dedi çocuğu? Benim gönderdiğim parayla yapabiliyorsa bırak yapsın.” demişti. Sadece şu nasihatte bulunmuştu: 1- Çetin Altan’la tanışabilirsen tanış. 2- Uğur Mumcu’yla tanışabilirsen tanış.

O Ankara’da yaşıyor ama İstanbul’a gelir olur ki dedi. Çetin Bey’le tanışamadım nur içinde yatsın, Uğur Mumcu da nur içinde yatsın ama Uğur Mumcu’yla tanıştım.

O zaman tabii cep telefonları yok, hemen kulübeden jetonla babamı aradım: “Baba bugün tanıştım Uğur Mumcu’yla” demiştim, çok mutlu olmuştu. Ve babam hep şu telkinle bizi büyütmüştü –biz dört kardeşiz, ben en küçükleriyim– “Okuyun, okuyun, para kazanın” dediğini hiç duymadık, onun için çok kazanmadık, sözünü dinledik. “Okuyun vatana millete yardımcı olun. Ben bugün bir köşe yazısını okuduğumda bunun %25’ini anlıyorsam, siz %75’ini anlayın. Anlamakla kalmayın, sizler köşe yazısı yazıp milleti aydınlatın.” demişti. O da benim için ikinci dönüm noktası olmuştur.

Peki en sevdiğiniz yazarlar ve eserler hangileridir?

Ben hala daha Türk klasiklerini, dünya klasiklerini okurum. Onlar tabii müthiş bir edebiyat zenginliği. Yani Tolstoy okumanın zevki… Tabii şimdi günümüzde de çok iyi müthiş yazarlar var ama o ayrı bir şey yani adı üstünde klasiklerdir, Türk klasikleri de öyledir. Mizah kitaplarını çok severim. Hala daha en sıkıntılı anımda okurum bir mizah kitabı filan, onlar rahatlatır beni. E zaten tebessüm etmeden dünyanın yaşanacak bir yer olmadığını düşünürüm, onun için mizah öykülerini de çok severim. Ama Rus klasiklerinin hepsi, yani bütün yazarların hepsi… Hatta Dostoyevski’nin güzel bir sözü vardır “Hepimiz Gogol’un Paltosu’ndan çıktık” diye, o bir hikayeden kendilerinin bile doğduğunu söyler. Müthiş yazarlar. Çünkü yani bir konuyu bir cümleyle de anlatabilirsiniz ama onların tasvirleri çok kafa kişide oturur. Bizde de yazarlarımız çok iyiydi yani Sait Faik’in hikayelerinden tutun müthiş… Şiiri çok severim. Şiir zaten hani hep şöyle derim: Kelimeler maden ocağıdır, iyi bir roman elmas, ama iyi bir şiir pırlantadır, elmasın bile işlenmiş halidir. Şiir de beni çok rahatlatır. Millet yolda giderken şarkı söyler, ben yolda giderken içimden şiir okurum.

Dönüp dönüp tekrar okuduğunuz, size her seferinde başka bir şey söyleyen, öğreten bir kitap var mı?

Benim çocukluğumda tabii… Böyle internet filan yok, Google Amca’mız yok. Benim iki başucu kitabım vardı. O zaman babam ablamın adı Münevver, abilerim Uğur, Ufuk, ben Ulvi; U. P. diye ablamız bizden büyük, o mezun olmuştu, hepimiz okuyalım diye ciltlettirmişti. Büyük Türk Sözlüğü ve Küçük Hayat Ansiklopedisi cilt cilt ciltmiş. Ben bir şey kafama takıldığı zaman mutlaka sözlükten anlamını bulmam lazım. Gece bile takılsa kalkıp böyle ışığı yakıp bakardım. Hala onlar durur başucumda. Tabii şimdi kolay ulaşılabiliyor bilgiye ama o kaynaklar… Yani bir şey kafama takıldı mı mutlaka o cevabı bulmadan uyuyamazdım. Abilerim de bunu bildiği için o sözlükleri bana verdiler, ben hala onları anı olarak saklıyorum. E tabii bir de böyle genel başvuru kitapları vardır, onları da başucunuzda… Tarihle ilgili her şeyi bilmeniz mümkün değil, kafanıza takıldığında hemen ulaşabileceğiniz… Tabii internette bilgi kirliliği de var, her şey doğru olmayabiliyor. Onun için kitap kaynakları da vardır. E benim zaten hemen başucumda kitaplığım olduğu için, eşim de anlayışlı olduğu için…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir