Tuna Bey, sizi sadece edebiyatla ya da sadece müzikle tanımlamak zor. Şöyle başlasak: Bugünlerde en çok hangi haliniz ile meşgulsünüz?
Son romanımı bitirdiğimden beri müziğe yoğunlaştım. Hep böyle oluyor. Bu hem beni yazar olarak dinlendiriyor hem de yazmayı özlememi sağlıyor. Arada küçük bir ilkgençlik romanı üzerine çalışıyorum. Daha çok birikmiş beste taslaklarını geliştirmeye çalışıyorum. Arada sahnelerde dinletiler yapıyorum. Tabii bu arada yeni romanın çatısı bilinçaltımda yavaş yavaş oluşuyor. Böyle dışarıdan karmaşık görünen ve uzun yıllar içinde oluşmuş bir düzenim var kendimce.
Zaman zaman sessizliğe çekilmek isteyen bir sanatçı olduğunuzu hissediyoruz. Sessizlik sizin için kaçış mı, üretim alanı mı?
Sanıyorum ikisi de. Sürekli ortalarda olmayı çok sevmiyorum. Kabuğuma çekilmek iç dünyamı düzene koymamı sağlıyor. O sırada içimdeki küçük bahçeyi çapalıyor ve ileride insanlara sunacağım bir şeyler yetişmesini umuyorum. Ayrıca sert bir ülkenin sert bir döneminde yaşıyoruz, malum. Çok fazla adaletsizlik var. Fikirlerimi söylemekten hiçbir zaman kaçınmadım ama sanatçının kendini korumak için arada mağarasına çekilmesi de gerekiyor. Yalnızlığın burçlarına. Sonuçta hiçbirimiz çelikten değiliz, yaralanabiliyoruz bütün o hırgür içinde.
Sizi çok uzun süredir dinleyenler ve okuyanlar için yeni Tuna Kiremitçi ile eski Tuna Kiremitçi arasında sizce ne fark var?
Eski Tuna beklentilerle hareket eden bir gençti. Romanları ya da şarkıları üzerinde “Bakalım beğenecekler mi?” duygusuyla çalışırdı. Daha kırılgandı. Zaman beni beklenti denen şeyin önemsizliğine ikna etti. Şimdi elimden geleni yapıp hemen bir sonraki üretime geçiyorum. Şu an tek beklentim üretmeye devam edebilmek. Böyle olunca mesela sizin gibi gençler tarafından anlaşıldığımı görmek güzel bir sürpriz oluyor. Bir de eskisine göre daha rahat ama daha disiplinli olduğumu söyleyebilirim; kulağa çelişkili gelse de.
2000’li yılların başında edebiyata güçlü bir çıkış yaptınız. O dönemdeki edebiyat ortamı ile bugünü kıyasladığınızda ne görüyorsunuz? Yayıncılık, editörlük, okur tipi açısından ne değişti?
Yayımlanan ilk romanım “Git Kendini Çok Sevdirmeden” bir ilkgençlik romanıydı. Batılıların “Oluşum Romanı” dedikleri türden. Ama o zamanlar bu kavram bizde yeterince tanınmadığından doğru şekilde anlaşılmadı. Çok satmasına rağmen.
Editörlük şimdiki kadar profesyonelleşmiş değildi. Dahil olduğum X Kuşağı ise henüz kendini göstermemişti. Küçük romanımın başarısı hem akranlarıma romanlarını yayımlatma hem de yayınevlerine o zamanki genç yazarlara yatırım yapma cesareti verdi.
Galatasaray Lisesi yıllarınızda okul orkestrasında başladığınız müzik yolculuğu, sonrasında Kumdan Kaleler grubuna dönüştü. O dönemde sizi müzik yapmaya iten şey neydi; bir kaçış mıydı, bir ifade biçimi mi, yoksa arkadaşlar arasında paylaşılan bir heyecan mı? Ve karşılaştığınız engeller nelerdi?
Çok zor bir çocukluk yaşadım. Şiddet ve mutsuzluk dolu bir evde. Yatılı okulda da ilk başlarda bir türlü kendimi bulamadım. İçine kapanmış, kaygılı bir çocuktum. Tutunacak bir dal aramaya başladım. Müzik o zaman karşıma çıktı. Lisenin müzik kolunu keşfetmek hayatımı değiştirdi. Ne maddi ne de manevi aile desteğim vardı. Kendi başıma, tırnaklarımla kazıyarak öğrendim müziği. Bu da bana o yaşta bir gencin ihtiyacı olan özgüveni verdi. Kumdan Kaleler ise benim için profesyonel müzisyenliğe adım atmamı sağlayan bir mucizeydi.
Lise yıllarınızda şiirlerinizin Varlık Dergisi’nde yayımlanması oldukça erken bir başarı. Varlık Dergisi gibi köklü bir yayın organında yer almak, genç bir yazar olarak sizde nasıl bir etki bıraktı?
Varlık’ta yayımlanmamı derginin efsane Genel Yayın Yönetmeni Enver Ercan’a borçluyum. Enver Abi doksanlı yıllarda pek çok genç yazar ve şaire destek vererek edebiyata girmelerini sağlamıştır. Kendisine yolladığım şiirleri okuduktan sonra beni Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülleri’ne katılmam için cesaretlendirdi. Ödülü kazanınca da edebiyata ilk sağlam adımımı atmış oldum.
O dönemde Türkiye’de edebiyat dergiciliği hâlâ güçlüydü. Siz hangi dergileri takip ederdiniz? Hangi yazarlar ya da şairler size ilham verirdi?
Haklısınız, her şey dergilerde başlıyor ve gelişiyordu o yıllarda. Bahsettiğim ciddi edebiyat dergileriydi tabii, satacak kapak yapmak peşindekiler değil. Varlık, Sombahar, Adam Sanat, Hürriyet Gösteri, Dergâh, Evrensel Kültür… Eseriniz birinde yayımlandığında edebiyata yelken açtığınızı hissediyordunuz. O zamanlar Oktay Rıfat ve Nâzım Hikmet çok okurdum. Sonra İkinci Yeni şairleri, Attilâ İlhan, Nilgün Marmara, Haydar Ergülen, Küçük İskender, Ali Asker Barut, Erdal Alova, Gülten Akın, Melih Cevdet Anday… Orhan Veli’nin sadeliğinde saklı deriliği çok sonra fark ettim. Türkçeyi bana şairler öğretti diyebilirim.
O dönemki dergi ortamı ile bugünkü edebiyat ortamını karşılaştıracak olsanız, en büyük farkı nerede görüyorsunuz? Sizce bugün genç bir şairin dergilerde kendine yer bulması daha mı kolay, daha mı zor?
O zaman dergiye şiir yolladığınızda Enver Ercan, Memet Fuat, Doğan Hızlan gibi devler tarafından değerlendirileceğinizi bilirdiniz. Bugün aynı niteliği sürdüren az dergi var. Varlık, Sözcükler, bir de belki Sadece Şiir dergisi. Günümüzün popüler dergileri bana pek hitap etmiyor, sahipleri arkadaşlarım olsalar da. Onlar başka şeylerin peşindeler. Ama genç yazarları genç okurlarla buluşturmak gibi bir başarıları olduğunu yadsıyamayız. Sonuçta ben eski moda bir çocuğum. Kapağında dizi oyuncusu olmayan dergilerde kendimi daha rahat hissediyorum.

Cumhuriyet, Hürriyet ve Aydınlık gibi farklı çizgilerdeki gazetelerde yazdınız. Bu kadar farklı platformlarda yazmak, sizin için bir “ifade özgürlüğü deneyi” miydi, yoksa her dönemde kendinize başka bir yankı arayışı mıydı?
Sosyalist olduğum için gençken siyasete dair söz söylemek benim için önemliydi. Ayrıca üç-beş kuruş kazanıp geçinmemi de sağlıyordu. Bugün aynı şeyi zaman zaman sosyal medyada bedavaya yapıyorum. Köşe yazarlığı mesleği eski itibarını epeydir yitirdi. Bunu hayırlı buluyorum. Her konuda ahkâm kesen insanlara değil, bildiği konuda konuşan insanlara ihtiyacımız var bugün.
Artık şarkılar sadece kulakla değil, parmakla da dinleniyor: “beğen”, “paylaş”, “repost”… Sizce bir müzisyen bugün sosyal medyayı iyi kullanmak zorunda mı? Yoksa hâlâ sadece iyi müzik yaparak fark edilmek mümkün mü?
Hayır, sadece müzik yaparak fark edilmek maalesef artık mümkün değil. Geçenlerde Teoman ile bunu konuştuk. Şartlar bugün genç müzisyeni aynı zamanda “influencer” olmaya zorluyor. Yoksa resmen görmezden geliniyorsunuz. Yani insan aynı anda hem müzisyen hem yapımcı hem de medya olmak zorunda. Saçma sapan bir durum. Her şey sanatçının aleyhine gelişiyor. Ben yirmi yıllık arkadaşımın sahibi olduğu Pasaj Müzik ile çalışıyorum ama sizin yaşınızda bir besteci olsaydım ne yapardım bilmem.
1Birçok genç müzisyen TikTok’ta viral olmayı kariyerinin ilk adımı sayıyor. Sizce bir şarkı binlerce kişiye ulaşınca mı değerli olur, yoksa bir kişiye dokununca mı?
Bu tartışma eskiden, yani Kral TV’nin müziğe hükmettiği zamanda da vardı. Orada da parayı bastıranın klibi yayınlanır, en çok bastıran liste başı yapılırdı. Bugünden bakınca göründüğü gibi naif bir ortam yoktu yani. Tabii ki buna rağmen şöhret olan Teoman, Şebnem Ferah, Mor ve Ötesi, Duman gibi saygın isimler de çıktı. Ama daha adil bir sistem olsaydı Kumdan Kaleler’i o zaman daha çok kişi bilirdi. Sanatta esas kalıcı olmaktır. Bu ilahi bir adalettir. Sel gider, kum kalır.
Bağımsız müzisyen olmak bir özgürlük gibi görünür ama aynı zamanda yalnızlıktır da. Sizce bağımsızlık bir duruş mu, yoksa bazen mecburiyet mi?
Medya desteğinden, yapay algoritma hesaplarından ve para babalarının himayesinden yoksun olmak tabii ki zor. Bunu gençliğimden beri yaşıyorum. Yoksa pekâlâ havalı bir popstar olabilirdim. Ama özgürlüğün tadı öyle güzel ki bunun için üzülmek gelmiyor içimden.
Kaybedenler Kulübü: Yolda’da kısa bir sahnede görünüyorsunuz. Sizce kaybetmek bir yenilgi midir, yoksa hayata biraz daha yakından bakabilenlerin ortak kaderi mi? O filmdeki varlığınız, bir rol müydü yoksa kendi geçmişinize bir selam mı?
Filmdeki rolü yönetmen arkadaşım Mehmet Ada Öztekin’in ricası üzerine oynadım. Kendisi “Atatürk” filmini de kotarmış, iyi bir sinemacıdır. Kaybedenler Kulübü ve o zamanın Kadıköy kültürlerini seviyorum ama kendimi kaybeden olarak falan görmüyorum açıkçası. İnsan mücadele ettiği sürece kaybetmez.
Şarkılarınızda hep bir hüzün var ama asla karanlık değil; hep ışığı da taşıyor. Sizce hüzün ve umut birbirine küs iki duygu mu, yoksa gizliden gizliye hep flört hâlindeler mi?
Umutlu olmayı seviyorum, şarkı hüzünlü bile olsa. Her zaman hayatta kalıp yola devam etmekten yanayım. Dinleyiciye de bunu hissettirmek istiyorum. Şartlar değişse de hayat devam ediyor. Işığı yaşatmak önemli. Karanlıkta bile.

Son yazdığınız şarkının son cümlesiyle sabah kahvaltı etseniz, menüde ne olurdu sizce?
Bunu hiç düşünmemiştim, şimdi düşününce de aklıma bir şey gelmedi. Ama yumurtalı hafif bir şeyler yerdim herhalde. Kilo vermem gerekiyor, malum.
Şarkılarınızda hep bir yol hâli var. Siz aslında nereye gidiyorsunuz Tuna Bey; yeni bir şehre mi, yoksa kendi içinize mi?
Şarkılarımı yolda dinlemenin zevkli olduğunu daha önce de duymuştum. Sahiden de yol şarkıları gibiler. Ben Bulgaristan göçmeni muhacir bir ailenin çocuğuyum. Haliyle, bizde yol hiç bitmez. Şehirden şehre, şarkıdan şarkıya, kitaptan kitaba, bir aşktan ötekine dolaşır dururuz. Belki de modern çingeneleriz biz.
Eğer müzik olmasaydı, sizce bugün hangi işi yaparken yine “âşık bir adam” olurdunuz?
Mimar olmayı çok isterdim. Ne zaman güzel yapılmış bir bina görsem aşka benzer bir duygu yaşıyorum.
Yıldız Tilbe, Sena Şener, Jehan Barbur… Her biriyle farklı bir enerji. En çok kimle çalışırken “bu şarkı benim değil, artık onun” dediniz?
Sena Şener “Birden Geldin Aklıma” bestemi o zamanki on yedi yaşının enerjisi ve naifliğiyle aldı götürdü. Daha önce ben bile şarkının güzelliğini fark etmemiştim. O şarkıyı Sena ile ikimizin ürünü gibi görüyorum hâlâ.
Sizi en iyi anlatan Tuna Kiremitçi şarkısı hangisi ve neden o? (Lütfen “hepsi” demek yok)
“Varsın Bu Dünyada” az bilinen, hiçbir zaman popüler olmamış ve Gülay ile söylediğimiz bir bestemdir. Ama hem benliğimi hem de varoluşa bakışımı bire bir yansıtır. Ayrıca müzikalite bakımından da çok iyidir. Beni tanımak isteyenler o şarkıyı dinlese mutlu olurum.
Sizce, kendi hikâyemizi anlatırken en çok nelere tutunmalıyız? Ve bu yolculukta, bu röportajı okuyanlara hangi sözle eşlik etmek istersiniz?
Bence esas olan samimiyet. Romanda da şarkıda da. Kulağa kolay gibi geliyor ama insanın kendisine karşı samimi olması aslında zor. Üretirken bunu başarabilmek önemli.
Anka Dergi okuyucusundan gelen bir ek soru ile söyleşinin sonuna geliyoruz.
“Bana Sebepsin” şarkısını ilk dinlediğimde kendisini keşfetmiştim. Bu şarkının sözleri çok hoşuma gitmişti ve sorum da buna yönelik. Bu şarkının ortaya çıkış hikâyesi var mı? Bir de şarkı sözlerini yazarken nelerden ilham aldınız?
“Bana Sebepsin” sözleri Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da, karlı bir günde yazıldı. Tabii ki bir Bulgar kızına âşıktım ve onun için yazmıştım. Kendisine minnettarım, böyle bir besteye ilham vermiş olduğu için.