Bir hırsız sadece yakalandığı müddetçe hırsız mıdır? Yoksa evde sular kesilmediği sürece hepimiz temiz miyiz? Zamanın kanatları var ve hepimiz büyüyoruz elbette. Bir bakmışsınız her şey çok geride kalmış. Peki çocukken kırdığımız oyuncaklar ne olacak? Halbuki bir zamanlar ceza olarak kulağımızı çektikleri en kötü, en asi ‘suç’ hareketimiz okul gömleğimizi pantolonumuza sokmamaktı. Masum değilmişiz pek tabi ki.
Okul hayatında herkesin aşina olduğu ve aşağı yukarı herkesin yaşadığı bir hadise vardır. Oturduğunuz sıranın arkasında oturan bir arkadaşınız size dürter siz dersi dinlerken ve öğretmene olan saygınızdan veya korkunuzdan arkanıza dönüp arkadaşınızla muhatap olmazsınız. Bir olur, iki olur, arkadaşınız dürtüp bir şeyler fısıldamaya devam eder.
En sonunda “eee yeter” tarzında bir tepki verirsiniz ve sınıfta bulunan öğretmen siz taşkınlık yaptınız diye ya azarlar ya da sizi dersten atar. Şimdi burada gerçekten kabahatli kim? Sizi ders devam ederken rahatsız eden arkadaşınız mı yoksa hiçbir mantık yürütmeden sizi haksız yere “günah keçisi” ilan edip size cezayı kesen öğretmeniniz mi?
Hadi büyüdük diyelim, hepimiz birer yetişkin olduk. El birliğiyle, isteyerek veya istemeyerek oluşturduğumuz ve hizmet ettiğimiz “sosyal düzen”in çarkındaki ayak uyduran tüm insanlar zihinsel olarak “ruhsatlı kötü” olarak etrafımızda geziniyor. Belki okuyan bazılarınız da onlardan biridir. Yakalanmadıysanız ve sadece siz biliyorsanız bunu zaten siz de masum sayılırsınız.
“Ruhsatlı kötü” aslında kanun ve nizamlara uyarak her türlü bu toksik evrenin varoluş sisteminde bir element olarak rol üstlenmektir.
Kusursuz bir cinayet” diye bir tabir ve “Hiçbir cinayet kusursuz değildir” diye de bir söylem vardır. Evet, kusursuz bir cinayet mümkündür. Çünkü bir cinayetin kusursuz olması için en önemlisi
ortada bir delil veya izin olmaması gerekmektedir. “Ruhsatlı kötüler” kendilerine hizmet etmeyen veya menfaatlerine hizmet etmeyen birini hep beraber, sistemli ve organize bir şekilde çemberin
dışına iterler. Ama bu yeterli olamaz. Psikolojik olarak alt edip, karakterindeki fay hatlarının tuşlarına basarlar kontrolden çıkabilmesi için. İterler, ittirirler, ittirler ve ittirirler ve ta ki o kişi
uçurumun en ucuna gelene kadar. Maktül ise artık adım atacak yer kalmadığı için o uçurumdan düşmek veya atlamak mecburiyetinde kalır. Sonrasında ise bu “kötülük organizması” ağız birliğiyle yine organize bir şekilde o kişi için “zaten intihar etti” derler.
Gerçek dünyada her şeyi yargılamakla beraber bir “kurban” bulma arayışındayız. Bir başarısızlıkta bile suçlayacak biri veya bir sebep seçmekteyiz. Ama hikayenin dışında kalanlar ise bunu değerlendirirken meseleleri failin bize gösterdiği hedef veya çizdiği senaryo üzerinde anlamaya çalışıyor. Buna sebep olmuş veya sorumlu olan insanların asla peşine düşmüyoruz.
Televizyonlarda ve sosyal medyada çokça hayatımızın içinde, çok fazla yakınımızda gelişen onca hazin gerçekler var. Kadına şiddet, kadın cinayetleri, okul öğrencilerinin uyuşturucu bağımlılıkları, hırsızlık yapan gencecik çocuklar…say say bitmez, bitmeyecek. Tabi ki yapılan hiçbir şey cezasız kalmamalı elbette ama bu kötülüklere imza atan insanların bu hale gelmesi konusunda onlardan sorumlu anne ve babalardan neden hesap sormuyoruz? Onlar da bu
çarpık, bataklık gibi herkesi içine çekip kirleten, kirli “sosyal düzen”de hiç mi rolleri yok?
Ya da totalde fotoğrafın tamamında “yürütme”den sorumlu once bürokrat, siyasetçi…
Kabul edelim, masum değiliz hiçbirimiz. Sosyal ortamlarda çok konuşmayan veya hiç soru sormayan sessiz, “güya ağırbaşlı” bir tayfa vardır ya? Aslında onların bu tavırda takılmaları
karakteristik mizaçları değildir.
Çok konuşmuyorlar, çok soru sormuyorlar çünkü kendisine soru
sorulmasından korkuyorlardır. Çevrenize, arkadaş ortamlarınızda bu söylediklerimi montunuzu sol iç cebinde bir not olarak muhakkak saklayanız. O zaman ben de şimdi diyorum ki; gerçekten
hiçbirimiz hesap sormuyoruz çünkü kendimizden hesap sorulmasından mı korkuyoruz?