Türkiye’de kadın cinayetlerinde hukukun en çok tökezlediği an nedir sizce?


Hukukun en çok tökezlediği an, failin işlediği suçun ağırlığına rağmen cezada ciddi indirimler uygulanmasıdır. Kadın cinayetlerinde hâlâ “haksız tahrik” ve “iyi hal indirimi” neredeyse refleks olarak uygulanıyor. Oysa Ceza Hukuku’nun temel ilkesi, cezanın işlenen suçla orantılı olmasıdır. Bir kadının hayatına son veren failin, mahkemede kravat takıp “pişmanım” demesi cezanın azaltılması için yeterli olmamalı. Burada mesele sadece yasa değil, uygulama pratiği. Yargının toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten bir perspektifle hareket etmesi gerekiyor.


“İyi hal indirimi” ve “kravat adaleti” gibi kavramlar üzerine sizin tanımlarınız nedir?


“İyi hal indirimi” Türk Ceza Kanunu’nda sanığın yargılama sürecindeki saygılı ve pişman tavrına karşılık uygulanabilecek bir araçtır. Fakat pratikte bu kavram, failin toplumsal rollere uygun görünmesiyle özdeşleşmiş durumda. Kravat takması, takım elbise giymesi, pişman görünmesi neredeyse otomatik indirim nedeni oluyor. Bu da toplumda “erkek fail korunuyor” algısını güçlendiriyor. Bu indirimin gerçekten pişmanlığı ve rehabilitasyonu teşvik eden bir araç haline gelmesi için daha objektif ölçütlere bağlanması gerekiyor.


Türkiye’de adalet sistemini tek bir kelimeyle anlatmanızı istesem bu ne olurdu? Neden?


“Dayanıklılık.” Çünkü bu sistem, tüm eksikliklerine rağmen ayakta durabiliyor. Bunu sağlayan şey de, hak arayan yurttaşların, avukatların, kadın örgütlerinin, baroların ısrarla mücadele etmesi. Sistem bazen çok yavaş, bazen yorucu ama adalet arayışından vazgeçmeyen bir toplumsal direncimiz var.


Sosyal medya, davalarda fark yaratıyor mu? Dijital aktivizm gerçekten işe yarıyor mu?


Evet, yaratıyor. Kamuoyunun duyarlılığı, yargılamalarda dikkate alınan bir unsur olmasa da, karar mercileri üzerindeki dolaylı etkisi yadsınamaz. Sosyal medya sayesinde görünür hale gelen davalarda sürecin daha dikkatli yürütüldüğünü gözlemliyoruz. Ama burada ince bir çizgi var: Sosyal medya yargılamasının kendisi bir tehdit de olabilir, o nedenle biz aktivistler için denge çok önemli. Biz davayı sosyal medyada linç kültürüne kurban etmeden görünür kılmaya çalışıyoruz.


Sizi en çok yoran şey adaletsizlik mi, umursamazlık mı, yalnızlık mı?


Umursamazlık. Adaletsizlikle mücadele etmeye alışkınım, ama toplumun bir kesiminin “zaten hep böyle olur” diyerek tepkisiz kalması en zorlayıcı olanı. Bu umursamazlıkla mücadele etmek, farkındalık yaratmak, anlatmaya devam etmek gerekiyor. Çünkü susarsak bu durum normalleşiyor.


Hakimlerin veya savcıların cinsiyet algıları kararlarını ne ölçüde etkiliyor?


Çok ciddi ölçüde. Çünkü hukuku uygulayanlar da bu toplumun bireyleri ve toplumsal cinsiyet yargılarından bağımsız değil. Kadının yaşam tarzı, giyim kuşamı, gece dışarıda olup olmaması hâlâ soruşturma dosyalarında tartışma konusu yapılabiliyor. Bu da adaletin tarafsızlığına zarar veriyor. Bu nedenle hâkim-savcı eğitimlerinde toplumsal cinsiyet eşitliği dersleri, AYM ve AİHM kararlarının öğretilmesi çok kritik.


Sizce Türkiye’de kadınların adalete ulaşmasının önündeki en büyük engel nedir?


Ekonomik engeller. Kadınların önemli bir kısmı dava açacak ekonomik güce sahip değil. Bir de süreçlerin uzunluğu ve yıpratıcılığı var. Yıllarca süren davalar kadınları yıldırıyor. Bu yüzden hem adli yardım sisteminin güçlendirilmesi hem de süreçlerin hızlandırılması gerekiyor.


Bir avukat olarak “sistemin içinde mücadele etmek” size ne hissettiriyor?


Bazen çok yorucu, bazen çok umut verici ama çoğunlukla motive edici. Her kazanılan dava bana yeniden güç veriyor. Sistemin içinde kalıp dönüşüm yaratmaya çalışmak uzun soluklu bir mücadele. Ama dışarıdan eleştirmekten çok daha etkili.


Sizce Türk Ceza Kanunu kadın ve çocukların yaşadığı şiddeti gerçekçi şekilde tanıyor mu?


Hayır. Özellikle ısrarlı takip, dijital şiddet gibi yeni suç tiplerinde yasal düzenlemeler eksik. Çocuk istismarında verilen cezalar da hâlâ tutarlı değil. Cinsel suçlarda mağdurun beyanı esastır ilkesi yeterince benimsenmediği için mağdurların adalete güveni zedeleniyor.


Hangi yasa maddesini yeniden yazmak isterdiniz?


TCK 29. Haksız tahrik indiriminin sınırlarını netleştirmek, özellikle kadın cinayetlerinde bu indirimin neredeyse otomatik uygulanmasını engellemek gerekiyor. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi’nin iç hukuka geri kazandırılması da en çok istediğim değişiklik olurdu.


“İyi hal indirimi” ile karşılaştığınızda savunma stratejinizi nasıl değiştiriyorsunuz?


Savunmamı daha çok Türkiye’deki sosyolojik yapı, kadınların sosyo-ekonomik durumu, verilecek indirimlerin daha sonraki faillere etkisi üzerine kuruyorum. Kararın gerekçesini sorguluyor, AİHM içtihatlarını, Anayasa Mahkemesi kararlarını ortaya koyuyor, kamuoyunu bilgilendiriyorum. Çünkü bu indirimler bir kadının hayatı pahasına verilmiş kararlar. Ve mahkemelerde en çok vurguladığım ve en önemlisi yargılamada verilecek ceza miktarının daha sonraki failleri cesaretlendirmemesi.


Kadın cinayetlerinde “kasten öldürme” yerine “tahrik indirimi” uygulanması sizce bir hukuk sorunu mu, zihniyet sorunu mu?


Kesinlikle zihniyet sorunu. Hukuk metinleri ne kadar iyi olursa olsun, uygulayıcıların bakış açısı değişmediği sürece sonuç aynı kalıyor. Bu yüzden zihniyet dönüşümü için hem hukuk eğitimi hem de toplumsal farkındalık çalışmaları çok önemli.


Davalarda sadece mağdurlar değil, siz de yara alıyorsunuz. Kendinizi nasıl koruyorsunuz?


Hak mücadelesi beni ayakta tutan en motive güç. Dayanışma, meslektaş desteği ve örgütlülük de çok önemli. Her kazanılan dava bir sonraki için umut ve cesaret aşılıyor.


Toplum, hukuki sürecin nasıl işlediğini gerçekten biliyor mu? Sizce farkındalık ne kadar önemli?


Çoğunlukla bilmiyor. Bu yüzden toplumu bilgilendirmek, davaların şeffaf yürütülmesi, kararların anlaşılır şekilde kamuoyuna duyurulması çok değerli. İnsanlar sistemi anladıkça ona sahip çıkıyor.


Diğer gönüllü avukatlarla aranızda nasıl bir bağ var? Dayanışma sizi nasıl güçlendiriyor?


O bağ olmasa bu kadar uzun süre dayanamazdım. Birbirimize hem hukukî hem manevi destek veriyoruz. Bazen sadece bir cümlelik moral bile mücadele gücümüzü artırıyor.


Gönüllü olmak bir “sorumluluk” mu yoksa bir “direniş biçimi” mi?


İkisi birden. Gönüllü olmak, seyirci olmamak demektir. Bu hem bir vicdan görevi hem de mevcut sisteme karşı bir direnç.


Bu röportajı okuyacak genç bir hukuk öğrencisine tek bir cümle söyleme şansınız olsa, ne derdiniz?


“Cesur olun, hukuku sadece ders kitaplarında değil hayatın içinde öğrenin ve adaletin sesi olmaktan vazgeçmeyin.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir