“Çember” filminiz Antakya’yı, belleği ve şehir dokusunu merkezine alıyordu. Bu filmi yaparken çıkış noktanız neydi, sizi en çok hangi duygu harekete geçirdi?


Çember’in hikâyesi, arkadaşım Yunus’un uzun metraj olarak tasarladığı bir öyküye dayanıyor. İlk duyduğumda çok etkilenmiştim; pandemi döneminde bunun güçlü bir kısa filme dönüşebileceğini fark ettim. Amacım, Antakya’nın sokaklarını, gündelik yaşamını ve şehir hayatının ruhunu kayda geçirmek, bir tür hafıza oluşturmaktı. Antakya’nın iyileştirici gücüne çok inanıyordum; insanları küçük dokunuşlarla iyileştirmenin, insanın kendisine de iyi geldiğine inanıyorum. Herkesin umudunu kaybettiği bir süreç yaşıyorduk; pandemi ve eve kapanmalar karamsarlığı artırsa da gelecek kuşaklara iyi şeyler bırakmak zorundaydık. Bu motivasyon, beni böyle bir hikâyeye itti.


Senaryosunu Ferhat Zidani yazdıktan sonra, 2022 sonunda filmi kendi imkânlarımızla ve büyük fedakârlıklarla çektik. Zorluklara rağmen inatla ortaya koyduğumuz bu çalışma, Antakya’nın hafızasında ve bizim için unutulmaz bir iz bıraktı. Sinemaya Antakya’nın dokusunu ve bakış açımı yansıtacak bir film üretebilecek olmanın tatlı heyecanını yaşadım; defalarca talihsiz olaylar yaşansa da sürecin sonunda hepimiz “iyi ki” dedik.


“Çember” depremden önceki Antakya’nın sinemadaki son temsillerinden biri olarak da ayrı bir anlam taşıyor. Bugünden bakınca o film size ne hissettiriyor?


Evimi, mahallemi, dostlarımı, yaşantımı… Antakya’yı o kadar çok özledim ki… Dinmiyor, alışamıyoruz. Hayatımızın, şehrimizin hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı gerçeği, her an suratıma tokat gibi çarpıyor. Hissettiğim duygu, artık olmayan, kaybolan ve giden şeylere özlem oluyor. Yaşamla bağımız kökünden değişmiş gibi hissediyorum. İnsan ne yaparsa yapsın anılarından uzaklaşmıyor.


Çember, yok olmuş bir kentin son tanığı gibi. Dar sokaklarda kalan anılarımızı, kaybettiğimiz dostlarımızı, evlerimizi ve yaşamlarımızı hatırlatıyor. Film, kaybolan bir şehrin hafızasını saklıyor ve geleceğe miras bırakıyor. 6 Şubat’tan önceki Antakya’ya yazılmış bir mektup gibi.


Yeni filminiz Hallika için Bakanlık desteği aldınız ama fon arayışlarınız devam ediyor. Bu süreç sizin için nasıl ilerliyor? Bağımsız sinemada finansman bulmanın zorluklarını nasıl yaşıyorsunuz?


Evet, Kültür Bakanlığı desteği almak elbette çok önemli; motivasyon açısından büyük değer taşıyor. Filmimiz İstanbul Film Station Shorts 2025 seçkisinde yer aldı ve Fil’m Hafızası tarafından “Hafızada Kalan Proje” ödülüne layık görüldü. Fongogo sürecimizi başlattık ve başarıyla sonuçlandırdık. Lübnan’dan ortak yapımcımız var; Tuğçe Yolcu ve Farah Emine Erdem de ortak yapımcılığımızı üstlendi, böylece filmimiz Türk-Lübnan ortak yapımı oldu.

Şehir dışında çekim yapmak işleri ve bütçeyi iki kat daha zorlaştırıyor; lojistik, konaklama ve ulaşım masrafları projeye ekstra yük getiriyor ve süreci daha büyük bir zorluk hâline getiriyor. Bunlara rağmen hâlâ bir bütçe açığımız var. Bağımsız sinemada, özellikle kısa film alanında finansman bulmak gerçekten zor ve sürekli mücadele gerektiriyor. Çoğu zaman ticari kaygılar ön planda olduğu için bağımsız filmlere yatırım yapmak riskli bulunuyor. Biz de projelerimizi hayata geçirmek için daha çok ortak yapım, fon başvuruları ve kişisel çevremizin desteğine güveniyoruz.

Antakya sizin için hem kişisel kimlik hem de sanatsal üretim anlamında nasıl bir kaynak? Filmlerinizde Antakya’nın izleri hep var mı olacak?


Ben tam anlamıyla bir Antakya aşığıyım; hatta çevremdekilerin defalarca “Antakya milliyetçisi” diye takıldığı biriyim. Bugüne dek çektiğim her şey bu şehirle ilgili oldu: Antakya sokaklarını, kültürünü ve insanlarını anlattığım kısa filmler ve belgeseller. Tahmin edileceği üzere sayısız anım var Antakya’yla. Masalsı sokaklarında büyüdüm, doğasının büyüsünü içime çektim, insanlarının sıcaklığını hissettim. Ruhumun en derinlerinde, bedenimin her hücresinde Antakya’nın izleri yaşıyor.
Antakya’nın büyülü dokusu herkesi kendine âşık eder. Bana ilham veren, sinemacı olmamı sağlayan da tam olarak bu ruh: doğası, tarihi, kültürü, neşeli insanları ve kardeşlik uyumu. Bu kentin üretim açısından taşıdığı pozitif etkiyi görmezden gelmek mümkün değil. Genç bir sinemacı olarak Antakya’dan kopmam imkânsız; çünkü orası benim için hem yaratıcı hem de ruhsal anlamda en büyük beslenme kaynağı. Bu yüzden sinema yolculuğumda Antakya hikâyeleri daima önceliğim olacak.

Çekim süreci için nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz? Mekân seçiminden oyuncu kadrosuna, hangi aşamadasınız?


Zorluklara rağmen bu sürecin bizi daha da güçlendirdiğine inanıyorum. Her film yolculuğu sürprizlerle dolu; bizimkisi de biraz gecikmeli ama daha güçlü bir şekilde devam ediyor. Aslında eylülde sete girmeyi planlıyorduk fakat bir erteleme yapmak zorunda kaldık. Antakya’daki şartlar ve imkânlar maalesef oldukça zorlayıcı; toz, toprak, trafik, bozuk yollar, elektrik ve su sıkıntıları… Bunlar bahane değil elbette, fakat koşulların zorlukları.


Mekânlar bizim için çok önemli; hikâyemizi besleyen, hatta neredeyse filmin karakteri olacak kadar değerli unsurlar. Mekân seçimimizi tamamladık, sanat yönetmenimiz şu an üzerine çalışıyor. Oyuncu kadrosu ise büyük ölçüde netleşti. Yerel ve kendi dilimizi bilen oyuncularla çalışmak istediğimiz için alternatiflerimiz sınırlıydı; birkaç profesyonel isim kaldı, onlar da kısa sürede tamamlanacak.


Filmin anlatımında çok net bir duruşumuz var: 6 Şubat sonrası Antakya’yı ve deprem etkilerini asla göstermeyeceğiz. Amacımız, yaşanan acıyı doğrudan değil, şehrin ruhu, insanlarının hayatları ve gündelik yaşamdaki izleri üzerinden hissettirmek. Bu yolla, geleneklerimizin ve kültürel değerlerimizin devam ettiğini, nesiller boyunca yaşatıldığını da göstereceğiz.Ekim ortasında sete girmeyi planlıyoruz. Tüm zorluklara rağmen hâlâ umutluyum ve çok heyecanlıyım.


Sinema dilinizde belgesel ve kurmacanın bir aradalığı seziliyor. Bu tercih
bilinçli bir yaklaşım mı, yoksa yaşadığınız coğrafya mı sizi bu yola yöneltti?


Filmimizin belgesel gerçekçi bir üsluptan çok, atmosfer odaklı bir yapıya sahip olmasını planlıyorum. Kamera hareketlerinden oyunculuk anlayışına; görüntü ve sanat yönetiminden ışık ve ses tasarımına kadar tüm bileşenler bu atmosferi inşa etmeye hizmet edecek. Bu kez, bunu daha bilinçli bir tercih olarak yapıyorum.



Hallika ile izleyiciye nasıl bir duygu bırakmak istiyorsunuz? Onların aklında kalmasını umduğunuz temel şey nedir?


C8 Benim için çok özel proje. Filmde, Samandağ’ın ve Antakya’nın kültürel dokusunu ve bu dokunun insanların gündelik yaşamlarına nasıl nüfuz ettiğini işlemek, hikayeye büyük bir derinlik katacaktır. Samandağ’ın kendine has kültürel değerleri, gelenekleri ve yaşam tarzları, bölgenin sembolik değerlerini sinematografik bir dille yansıtarak izleyiciye bu zengin kültürü hissettirmek; filme hem yerel hem de evrensel bir boyut kazandıracaktır. Bunun yanında, mekânların, sokakların, pazarların ve eski evlerin atmosferi; insan ilişkilerindeki incelikler, ritüeller ve küçük günlük alışkanlıklar aracılığıyla anlatıldığında, izleyici sadece bir hikâyeyi izlemekle kalmayacak, aynı zamanda bu kültürün içinde dolaşıyor, onun dokusunu dokunur gibi deneyimleyecektir. Böylece film, yalnızca anlatı değil, aynı zamanda bir deneyim ve belleğin aktarımı hâline gelecektir.


İyi ki Antakyalıyım. Antakya’nın zengin kültürel dokusu ve tarihî birikimi bana hikaye anlatımında eşsiz bir perspektif sunuyor. Türkiye’de ve uluslararası kısa film dünyasında kendimi öğrenme sürecinde görüyorum. Bundan sonrası için hedefim, kısa filmlerle kazandığım deneyimi uzun metraj projelere taşımak, Antakya’nın hikayelerini ve kültürünü daha geniş kitlelerle buluşturmak ve ulusal ile uluslararası festivallere katılarak bu sesimizi duyurmak.

Film çekmek artık büyük bir lüks hâline geldi; bu dönemde bir projeyi hayata geçirebilmek, tüm zorluklara rağmen emek, sabır ve tutkuyla üretim yapabilmek büyük bir başarı. Bu yüzden film üretebilen her insan hem yaratıcı cesareti hem de azmiyle takdir edilmeyi hak ediyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir