Yönetmen Umut Şilan Oğurlu, son filmi Dilan Hakkında Konuşmalıyız’da üretim baskısı, toplumsal beklentiler ve genç kadınların görünmez yüklerini perdeye taşıyor. Kendi evinden, kendi deneyimlerinden yola çıkarak evrensel bir dile ulaşan Oğurlu, “kapitalizm hepimizi aynı köşeye sıkıştırıyor” derken, başarı kavramını da sorguluyor: “Tanımlamaya çalıştıkça kendimize yabancılaşıyoruz.”
“Dilan Hakkında Konuşmalıyız”’ın senaryosunu yazarken üretilememe hissi nesnel mi, kendi deneyimlerinden mi çıktı? İlk anda seni hangi duygu harekete geçirdi?
Sanıyorum ikisi birlikte. Yani çıkış noktam üretememe hissinden ziyade bir karakter anlatısıydı aslında. Kendim üzerinden oluşturduğum bir karakter ve onun gündelik rutinleri, çevresi, kompleksleri ve kaygıları. Ama tabii kendim üzerinden oluştururken benim büyük bir sorunum olan “ya ben neden bişiler yapamıyorum” düşüncesi arka planda işlemeye devam ettiği için ister istemez hikâyenin sorununu yarattı. Benim aslında aklımda birçok fikir vardı ama onları somutlaştıramıyordum bu yüzden sadece yapım aşamasında değil yapım öncesi aşamada yardıma ihtiyaç duyduğumu fark edip bir arayışa girdim. Bu arayış sonucu Zeynep Dilan Süren ile tanıştım ve açıkçası biraz onunla yaptığım görüşmeler neticesinde somutlaştırıp evet işte bunu yapmak istiyorum diye ikna oldum.
Filmde Dilan’ın keçi gibi “potansiyelini kullanamamış” bir karakter olması üzerinden toplumsal beklentiler sorgulanıyor. Sizce bu baskı özellikle genç kadınlar üzerinde nasıl tezahür ediyor?
Kapitalizm zaten kimsenin potansiyelini gerçekleştirmesine izin verecek bir düzen değil. Bu düzen hepimizin yaşantısına tezahür ediyor farklı biçimler de olsa. Bu gerçekliğin temsili meselesi ise bambaşka bir problem kadınlar açısından. Kadınları genelde basmakalıp temsiller üzerinden görüyoruz. Bir romantik ilişki ya da gerçekçiliği olmayacak derecede “güçlü” kararlar veren aşırı fedakâr, aşırı iyi niyetli ve aşırı özverili karakter özelliklerine sahip kadınlar izliyoruz. Elbette bunlar iyi nitelikler ama hiçbir kadının bu kadar kusursuz olması gerektiğini düşünmüyorum. Sistemin savurduğu, kenara ittiği, kusurları olan, amaçsız/kararsız ve yanlış kararlar verebilen kadınların merkeze alındığı karakterler benim daha çok ilgimi çekiyor. Bu yüzden sistem hepimizi benzer şekilde baskılasa da kadınların bu baskıyı ifade etmelerine daha sınırlı alanlar tanındığını düşünüyorum.
Film kendi ev ortamınızdan, aile bireylerinden sahneler barındırıyor. Bu “yerel / özel” detayları korumak ile hikâyin evrenselliğe ulaşması arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Evrenselliğe ulaşması gibi bir kaygım olmadı galiba. Daha çok o hissi en iyi şekilde aktarmanın yolunu düşündük. Çekim yapılan mekanlar benim gerçek yaşantımda deneyimlediğim mekanlar ama o kadar üzerine düşünüp çalışınca günün sonunda bir işe dönüştü ve mesafelendim. Mekânın kamera aracılığıyla neler aktarabileceğini ve sınırlarını düşünüyordum ağırlıklı olarak, onun dışında duygusal bağım pek devreye girmedi. Bir de sanat yönetmenimiz Mecra Yazıcı tüm mekanları baştan inşa etti diyebiliriz belki o yüzden de artık “özel” hissetmiyordum J Ama şöyle bir şey olmuştu biz Mecra ile mekanları tartışırken ergenlik ve yirmili yaşlarımın başının geçtiği odayı düşünüyordum ama bu konuda bir diretmem olmadığı için spesifik ayrıntıları pek paylaşmamıştım. Sonrasında Mecra’nın aldığı mobilyalar ve odayı düzenlemesini görünce çok fazla etkilendim çünkü yıllar önce yaşadığım odanın aynısını yapmıştı. Bu mesela sanırım en duygusal karmaşa yaşadığım an olmuştu ama işin teknik kısımları ya da somut ögelere o kadar kafa yordum ki set esnasında böyle bir uğraşım olmadı. Fakat sanırım ortak belleğimiz ve deneyimlerimiz sonucunda çocukluk mobilyalarının da yer aldığı o küçücük oda evrensel bir karşılık buldu ama bu sanıyorum senaryonun doğası gereği olmak zorundaydı.
Sude Belkıs Akgün’ün Dilan karakterini canlandırması film üzerinde ne gibi bir etki yarattı? Rolün duygu yükünü nasıl taşıdığını düşünüyorsunuz?
Sude’den o kadar fazla bahsedebilirim ki! Müthiş bir seyir zevki var zaten bunu izleyici olarak biliyordum. Ama film için usulca ve o kadar hassas bir işçilik yaptı ki bu kadarını hiçbirimiz tahmin edemiyorduk. Ben zaten en başından itibaren Sude’nin Dilan olması için can atıyordum. Sude’nin çocuksu yumuşak bir yüzü var ama bakışları çok keskin olabiliyor bu benim çok ilgimi çekiyordu. Kendisiyle tanıştığımızda Sude senaryoyu okudu ve “Ben de bu ülkede biraz serseri kızları izlemek istiyorum” diyerek kabul etti ve bunun üzerine o kadar boyutlu bir şey inşa etti ki, karakterin serseriliğini ve komplekslerini gösterirken bir yandan da o kadar kırılgan ve yorgun olmayı başardı. İç görüsü çok yüksek bir insan ve kendine karşı bu kadar dürüst yaklaşabildiği için çok iyi bir performans sanatçısı olduğunu düşünüyorum. Dilan Hakkında Konuşmalıyız onun bir başkasının metni üzerinden canlandırdığı ilk karakterdi bu yüzden onun için yeni bir deneyim oldu ama zaten o kadar çalışkan bir insan ki deneyip de altından kalkamayacağı bir şey olmadığını biliyorum. Çok mutluyum ben de Sude ile çalışma şansı bulduğum için. İleride onu izlemek için sabırsızlanıyorum.
Film ulusal ve uluslararası festivallerde ses getirdi. İzleyicilerin “kendini görme / özdeşlik kurma” yorumları sizi şaşırttı mı? Hangi sahnelerde bu türden bir bağ görüldü?
Senaryoyu çalışırken çok korkuyordum, hatta baya dert etmiştim bunu sonuçta bana bezeli bir hikâye ve insanlarda anlamını bulabilir mi, derdini seveyim gibi anlaşılır mı diye sürekli kaygı duyuyordum. Ama tartıştıkça ve senaryoyu birilerine okuttukça zaten o kendini görme yorumlarını almaya başlamıştım. Sonrasında kaba kurgu esnasında yine kendi çevreme izlettiğimde biraz rahatladı içim bu konuda. Sonrasında da yurtdışındaki seyirciden daha çok çekinmeye başladım. Çünkü filmde komedi unsurları da var ve bunların tercüme üzerinden ne kadar çalışacağını, nasıl karşılık bulacağını bilmiyordum. Ama salonlardan ve izleyicilerden çok iyi reaksiyon aldım. Özellikle günlük hayatın küçük ayrıntılarına dair sahneler çok konuşuldu. Mesela yatakta yatıp TikTok kaydırma sahnesi birçok izleyici için çok tanıdık geldi. Yine doktora gitme meselesi ve demir eksikliği teşhisi almak gibi detaylar da çok paylaşıldı. İzleyiciler kendilerini bu anlarda gördüler, o yüzden özdeşlik meselesi beni şaşırtmaktan çok sevindirdi. Aslında bunda şaşılacak bir şey de yok; kapitalizm hepimizi benzer cenderelerin içine sokuyor. Avrupa’dan Asya’ya farklı ülkelerden film üreticileriyle konuştuğumuzda gördüm ki onlar da aynı kaygıları yaşıyor: barınma sorunları, güvencesiz çalışma koşulları, sürekli üretmeye zorlanmak… Bu yüzden filmdeki gündelik baskılar evrensel bir dile sahip oluyor. Kapitalizm insanları farklı coğrafyalarda bile aynı köşeye sıkıştırıyor; o yüzden özdeşlik de sınır tanımıyor.
Filmde 30 yaşına yaklaşmak bir sınır, bir ölçüt gibi görünüyor. Bu yaş sınırı sizin için ne ifade ediyor? Kendi yaratıcılık ve beklentileriniz bu tarihsel / kültürel sınırla nasıl etkileşiyor?
30 yaş meselesi bence toplumsal olarak çok abartılmış bir sınır. Çoğu zaman kültürel kodlarla, aile baskısıyla ya da sosyal medya üzerinden bize yüklenen bir eşik gibi işliyor. “Artık oturman lazım”, “bir yere gelmiş olman lazım” gibi sözler sürekli dolaşımda. Benim kuşağım için de bu çok tanıdık bir duygu. Kendi yaratıcılığım açısından bakınca, 30 yaşın üretimle doğrudan bir ilişkisi olduğunu düşünmüyorum. Yaratıcılık daha çok yaşanmışlıkla, merakla, bazen de başarısızlıklarla besleniyor. Ama çevredeki beklentiler ister istemez üzerimizde bir baskı kuruyor. Filmde de bu hissi özellikle Dilan karakterinde hissettirmek istedim; aslında kendi ritmini bulmaya çalışan birinin, toplumun çizdiği takvimle çarpışması. Benim için 30 yaş bir “ölçüt”ten çok, dışarıdan dayatılan sahte bir takvim. Önemli olan, o takvimi değil, kendi zamanını dinlemek.
Sosyal medya, takipçi sayıları, görünürlük gibi unsurlar genç sanatçılar için baskı unsuru. Filmde bu baskı hissi nasıl yansıyor ve sizce “başarı” kavramı nasıl yeniden tanımlanmalı?
Bence başarı kavramı tanımlanmamalı 🙂 Çünkü sahte bir konsept. Başarı olarak belirlediğimiz çoğu şey gelip geçici, öznel unsurlar üzerine kurulu ve sermaye ile tanımlanan şeyler. Ben bunları söylüyorum diye bundan müstesna değilim tabii ki; ben de yaşamımı buna göre kurguluyorum. Ama günün sonunda somut ve ölçülebilir şeylerden ibaret değil başarı ve hepimizin aynı kulvarda yarışabileceği bir maraton mümkün değil.
Sosyal medya bu baskının en görünür uzantısı haline geldi. Genç sanatçılar için artık sadece işlerini üretmek değil, aynı zamanda sürekli görünür olmak, takipçi sayısını artırmak, algoritmaların onayını almak gibi görünmeyen bir mesai var. Beğeni ve paylaşım sayıları çoğu zaman bir sanat eserinin niteliğinin önüne geçebiliyor. Bu da aslında sanatın değil, onun pazarlanabilirliğinin ölçülmesi demek. Filmde Dilan’ın yaşadığı baskının bir kısmı da buradan geliyor: yaratıcı olma çabasının üzerine bir de görünür olma kaygısı ekleniyor. Bu durum, üretimin kendisinden çok, onun sosyal medya üzerindeki yankısıyla ölçülmesine yol açıyor. Benim için “başarı”yı yeniden tanımlamak yerine, bu kavramın yapaylığını fark etmek daha önemli. Çünkü başarıyı tanımlamaya çalıştığımızda çoğu zaman kendimize yabancılaşıyoruz; yaptığımız işin niteliğinden, özünden uzaklaşabiliyoruz. Bu da çok sahte bir şey, çünkü üretimin amacıyla ve üretim ihtiyacının doğduğu yerle ilinlitili değil, yalnızca bir illüzyon.
Bugün, “Dilan Hakkında Konuşmalıyız” sonrası seni heyecanlandıran yeni projeler nelerdir? Kısa film, dizi ya da uzun metraj düşünüyor musunuz?
Valla hepsini düşünüyorum ama hangisi olur nasıl şekillenir şu anda hiç bilmiyorum. Dilan Hakkında Konuşmalıyız’ı dizi yapmak isterim ama platformlar sadece OGM, BKM ve Ay Yapım işleri yapıyor, farklı bir stratejileri olduğu malum. Bu alanda var olabilmem için ne yapmalıyım ben de bilmiyorum ama onun dışında yapmak istediğim kısa ve uzun fikirlerim var. Zamanla sakince yapmaya çalışacağım. Esas niyetim yönetmenlik yaparak para kazanıp hayatımı idame etmek o yüzden açığım bir sürü ihtimale.
Eğer Dilan karakteriyle kahve içmek şansınız olsaydı, ona ilk ne sorardınız?
Ceketini nereden aldın?
Film çıktıktan sonra gelen eleştirilerden ya da övgülerden biri bugüne kadar sizi en çok etkileyen hangisiydi?
13 sene öncesinden ben Tumblr’da aktifken takipleştiğimiz, internetten tanışıklığımızın olduğu ama yüz yüze hiç görüşmediğimiz ve senelerdir neredeyse hiç yazışmadığımız bir kız arkadaşım bana “Seni mutlu ve başarılı gördükçe yakın bir arkadaşımmışsın gibi ben de mutlu oluyorum.” Diye bir mesaj atmıştı. Bundan çok etkilenmiştim çünkü gerçekten hepimizin adına bir şeyler yapmak istiyorum bana yakın hisseden herkesin sahiplenmesini istiyorum işlerimi ve ortak bir mutluluk yaşamak istiyorum, benim değil de bizim olsun.
İzleyici filmden çıktıktan sonra hangi cümleyi kursun isterdiniz?
Bunu ben de yaparım.