Kentsel dönüşümün yalnızca binaları değil, hayatları da yerinden ettiği İzmir’de, “Bornova Sokağı” belgeseli sessizleştirilenlerin sesini geri veriyor. Trans kadınların görünürlük mücadelesini ve kentin belleğini koruma direncini bir araya getiren film, İzmir’e ilişkin hep söylenegelen “özgürlükler kenti” ifadesini sorguluyor.
Belgeselin çıkış noktası neydi? “Bornova Sokağı” neden anlatılması gereken bir mekân olarak öne çıktı?
Bu belgeselin çıkışı, aslında sessizleştirilenlerin sesini geri kazanma arzusundan doğdu. Şehir dönüşümleri hızla ilerlerken, yalnızca binalar değil, hayatlar da yıkılıyor. İzmir gibi çok katmanlı bir kentin belleğinde, Bornova Sokağı bu yıkımın merkezinde yer alıyor. Uzun yıllardır trans kadınların, küçük esnafın yani kentin “görülmeyen”lerinin yaşadığı bir yer. Ama son yıllarda “soylulaştırma” adı altında yürütülen projeler, bu insanları mekândan, dolayısıyla haklarından mahrum bırakıyor.
Çalışmanız trans kadınların hikâyelerini görünür kılarken aynı zamanda İzmir’in mekânsal dönüşümünü de ele alıyor. Bu iki katmanı nasıl bir araya getirdiniz?
Kimin nerede yaşayabileceğine, kimin görünür olabileceğine, kimin dışarıda kalacağına karar veren politik bir süreçtir. Biz bu nedenle kimlik hikâyeleriyle mekânsal dönüşümü birbirinden ayırmadık. Sokakta yaşayan trans kadınlar, kentsel dönüşümün en doğrudan mağdurları. Çünkü onların varlığı “rahatsız edici” görülüyor; dönüşüm projeleri, bu “rahatsızlıkları” ortadan kaldırmak adına kurgulanıyor. Bu nedenle biz filmi, bu iki hattı kimlik ve mekân mücadelesini iç içe geçirerek kurguladık. Çünkü biri olmadan diğeri eksik kalıyor.
İzmir’in Levanten geçmişi, sokaktaki esnaflar ve trans kadınların deneyimleri aynı filmde buluşuyor. Bu çeşitliliği aynı çerçeveye yerleştirmek sizin için nasıl bir süreçti?
Bu aslında bir “sınıfsal ve kültürel kesişim haritası” çıkarmak gibiydi. Bir yanda sermaye baskısı altında çalışan küçük esnaf, diğer yanda görünürlük mücadelesi veren trans kadınlar, öte yandan Levanten kültürünün artık silinmeye yüz tutmuş izleri… Hepsi, farklı ama ortak bir hikâyeyi anlatıyor; mülksüzleşme, dışlanma ve mekânın el değiştirmesi. Bizim için Bornova Sokağı, bu farklı mücadelelerin kesişim noktasıydı.
Belgeselde İzmir’in önde gelen isimleri de yer alıyor: belediye başkanı, akademisyenler, meslek odaları temsilcileri… Bu isimlerin varlığı filme nasıl bir katman ekledi?
Bu isimlerin varlığı, bize sistemi doğrudan sorgulama imkânı sundu. Dönüşümün karar vericileriyle, bu kararların bedelini ödeyenlerin sözlerini yan yana koyduk. Böylece, bir yanda planlama jargonunun steril dili, diğer yanda hayatını sokakta sürdüren bir trans kadının sözü… Bu karşıtlık, kentin nasıl yönetildiğine ve kimler için dönüştürüldüğüne dair daha net bir tablo ortaya koydu.
Şehrin yönetici ve kanaat önderleriyle trans kadınların deneyimlerini yan yana getirmek güçlü bir tercih. Bu karşılaşmayı özellikle nasıl kurguladınız?
Bu karşılaşmaları bir “çatışma alanı” olarak düşündük. Belgeselde, bir trans kadının yaşadığı sokak baskısının hemen ardından, aynı sokakta düzenleme kararlarını savunan bir belediye başkanını dinliyorsunuz. Bu geçişler hem görsel hem duygusal bir gerilim yaratıyor. Bizim amacımız, izleyicinin taraf olmasından çok, sistemin kimin için işlediğini görmesini sağlamaktı. Çünkü bazen kent planlaması, bir “teknik mesele” olarak sunulsa da aslında en politik alanlardan biridir. Biz bu politikliği açığa çıkarmak istedik.
Kent hafızasını koruma meselesi sizin için nasıl bir önem taşıyor?
Kent hafızası, bir direniş aracıdır. Çünkü unutturulan her hikâye, sermayenin işine yarar. Bornova Sokağı’nın geçmişi, İzmir’in kültürel çoğulluğunun bir aynası. Biz o belleği yeniden kurarken, aslında bugünün dönüşüm politikalarına karşı bir hafıza mücadelesi yürüttük. Çünkü hafızayı korumak, mekânı korumaktır. Mekânı korumak, hayatı korumaktır.
Belgesel bir yandan kimlik mücadelesini bir yandan da kent hakkını tartışıyor. Siz bu iki hattı nasıl bağdaştırdınız?
Trans kadınların maruz kaldığı şiddet, taciz ve dışlanma, sadece bireysel değil, yapısal bir şiddettir. Bu insanlar trans oldukları için öldürüyor. Bu, mekân politikalarıyla doğrudan bağlantılı. Onların kamusal alanda var olma mücadelesi, aslında kentin kimin için yaşanabilir kılındığını sorguluyor. Çünkü trans kadınların hikâyesi, sadece kimlik mücadelesi değil; barınma, görünürlük, emek ve yaşam hakkı mücadelesidir.
İzmir özelinde bu belgeselin nasıl bir tartışma açmasını bekliyorsunuz? Sadece trans hakları açısından değil, kentsel dönüşüm ve soylulaştırma açısından da…
İzmir, kendini “özgürlükler kenti” olarak tanımlar ama bu özgürlük, herkese eşit dağılmıyor. Biz istiyoruz ki bu belgesel, o çelişkiyi konuşmaya vesile olsun. Kentsel dönüşüm sadece yeni binalar dikmek değildir; bir hafızayı, bir yaşam biçimini yıkmak demektir. Belediyeler, planlama kararlarını alırken artık sadece taş ve betonu değil, insanı da hesaba katmalı. Aynı zamanda, trans hakları tartışmasını soyut bir “tolerans” meselesi olmaktan çıkarıp, somut bir “yaşam hakkı” meselesi haline getirmeyi umuyoruz.
Belgesel, şehrin farklı aktörlerini bir araya getiren bir ortak söz üretme alanı olarak da okunabilir mi?
Evet, tam da öyle. Çünkü kent, ancak birlikte konuşarak savunulabilir. Biz belgeseli bir sonuç değil, bir başlangıç olarak gördük. Bu bir “ortak söz” arayışı.